Fotoğraf: Merwan Yalçındağ
2001 yılından bu yana 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü olarak anılmaya başlanmıştır. Mültecilik bir tercih değil; açlık, savaş, yıkım, siyasi rejimler ve yoksulluk insanları yaşam alanlarını değiştirme yoluna mecbur bırakmaktadır. Özellikle 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı’ndan bu yana dünya, en büyük mülteci oranına ulaşmış bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler’in raporuna göre 1996 yılında zorla yerlerinden edilenlerin sayısı 37,3 milyon iken 2016 yılında bu rakam 65,3 milyona çıkmış durumdadır.

Suriye’deki savaştan dolayı en fazla mülteci sayısına ülkemiz sahiptir. İçişleri Bakanlığı tarafından Şubat 2017’de verilen rakamlara göre, mülteci olarak bulunan insan sayısı 3 milyon 551 bin 78 kişidir. Bu sayının %10 kadarı AFAD kamplarında barınmakta, geri kalanlar ise dışarıda adeta yaşam savası vermektedirler. Kamplarda yaşanan hak ihlalleri, cinsel istismar vakalarının boyutu, halkın tanıklıkları ve anlatımlarına rağmen sivil toplum kuruluşlarının kamplara girmesine ve kamplarda araştırma yapmasına izin verilmediği için kampların ne durumda olduğu bilinmemektedir. Bağımsız kurum ve kuruluşların inceleyemediği, verilerini alamadığı ve mağdurlarla görüşmeler yapamadığı alanlar olan kamplar bir bilinmez olarak karşımızda durmaktadır.

Özellikle Şanlıurfa, Gaziantep, İstanbul ve Çukurova bölgesinde mültecilerin yoğun olarak bulunmasına rağmen mülteciler, Türkiye’nin hemen hemen her yerine az ya da çok dağılmış durumdadırlar. Bu nedenle mültecilerin yaşadığı sorunlar ülkenin genelini ilgilendiren sorunlardır. Genel olarak; barınma ve çalışma sorunları, sağlık, eğitim sorunları ile hukuksal sorunlarla karşı karşıyalar.

Çalışma ve barınma sorunu bu sorunların en büyüğünü teşkil etmektedir. Tarım, inşaat ve küçük sanayi alanında kayıtsız ve köle mantığı ile gün doğumundan gün batımına kadar neredeyse yok denecek kadar bir ücrete ya da barınma ve yemek karşılığında emek sömürüsüne uğramaktalar. Emeklerinin sömürülmesi konusunda hiçbir yasal hakka sahip değiller. Dil ve çalışma hakkına resmi olarak sahip olmadıklarından bir hukuksal başvuru yapamıyorlar. Şehirlerde kalanlar küçük sanayi tesislerinde çalışarak, atık toplama işçiliği yaparak, çocuklar mendil ve su satarak, kadınlar dilenerek yaşamak zorundalar; bu açık alanlarda tamamen savunmasız durumdalar. Çocukların ve kadınların cinsel istismara açık olması da ayrıca acı bir durumdur. Suriyeli kadınlar sınır illerinde özellikle 2. ve 3. eş olarak alınmakta ve bunların yaşları oldukça küçük ve çocuk anne oranı çok fazladır.

Sağlığa erişim hakkında da imkânsızlıklar içerisindeler. Kendilerine tanınabilecek haklardan ya haberleri yok ya da bu haklara erişimde zorluklar yaşıyorlar. Henüz yakın bir zamanda Mardin’de kampta kalan Ezidi bir mülteci, tedavisi için karşılama imkânına sahip olmadığı bir bedel istendiğinden dolayı tedavi edilmemenin bir sonucu olarak yaşamını yitirmiştir. Kayıt altına alınmamış ve basına yansımayan buna benzer birçok vaka mevcut.

Eğitim alanında ise; çocukların kısmi olarak okula gidebilenleri doğrudan öğrenci olarak alınmış ve eğitim hayatlarına Türkçe eğitim sistemi içerisinde devam etmekteler. Bu durum, dil bilmeyen hem çocuk hem de eğitimci için büyük bir sorun teşkil etmektedir. Çocuklar, okuldan çıktıktan sonra tekrar mendil ile su satmak ve dilenmek için tekrar sokaklara dönmektedirler.

Ülkemizdeki tüm geri gönderme merkezleri ve kamplar denetime açılmalı, şeffaflaşmalıdır. Emek sömürüsünün önüne geçilmeli, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere mülteciler istismara karşı korunmalılar. Eğitim ve sağlığa erişim hakları düzeltilmeli, yaşam alanları rehabilite edilmeli, kötü koşullardaki yaşam alanlarından çıkartılarak insan onuruna yakışan alanlarda yaşatılmalılar.

Bölgemizde devam eden savaşın sonucunda milyonlarca insan mülteci durumuna düştüğü gibi ülkemizde de savaş nedeniyle yüz binlerce insan zorla yerinden edilmiş, OHAL uygulamaları nedeniyle on binlerce insan Türkiye’yi terk etmek durumunda kalmıştır. Devam eden silahlı çatışma ortamında sokağa çıkma yasağı ilan edilerek abluka altına alınan kentlerin yıkılması sonucu en az 500 bin insanın zorla yerinden edilerek iç göçmen durumuna düşürüldüğünü unutmamak gerekir. Siyasal iktidarın abluka altına aldığı bu kentlerdeki yıkımı sürdürmesiyle özellikle Sur örneğinde görüldüğü gibi kent yıkımları devam etmekte ve on binlerce insan mağdur durumuna düşürülmektedir. Türkiye’nin bir an önce OHAL’i kaldırıp yıkıma neden olduğu kentlerdeki mağduriyetleri gidermeli ve geri dönüş imkânlarını yaratmalıdır. Bunun için de Kürt Sorunu’nda barışçıl ve demokratik politikalara acilen ihtiyaç vardır.

Türkiye’nin, siyasi amaçlarına ulaşmak için mültecileri pazarlık konusu yaptığı ve bu anlamda AB ile imzaladığı Vize Muafiyeti/Geri Kabul Anlaşması insan hakları açısından kabul edilemez. Gerek AB gerekse Türkiye’nin, mülteci hukukundan kaynaklanan sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir.

Türkiye’deki OHAL koşullarındaki otoriter yönetim anlayışının sürmesinin yarattığı sonuçlardan birisi de Türkiye vatandaşlarının siyasal nedenlerle ülkelerini terk ederek mülteci konumuna düşmeleridir. Bu nedenle OHAL bir an önce kaldırılmalı ve mağduriyetler giderilmelidir.

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde devletler ve tüm kurumlar, insanlık zincirinin en zayıf halkası olan bu halklara karşı insanlık görevlerini yerine getirmelidirler.