Avrupa Birliği ve Türkiye

1021

Hüsnü Öndül

Not: Hüsnü Öndül tarafından 4-5 Aralık 1999 Türkiye İnsan Hakları Hareketi Konferansı’na tebliğ olark sunulmuştur.

Burada öne sürdüğüm görüşler ve değerlendirmeler kişiseldir. İHD’nin görüşleri, Ekim 1999 tarihinde yapılan Genel Kurul’da şekillenmiştir ve Genel Kurul Bildirisi olarak kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiride, konu ile ilgili bölüm aşağıdaki şekildedir:

“İHD, insan hakları ve özgürlüklerini her koşulda koruma ve geliştirme perspektifine sahip oluşundan hareketle, Türkiye’de insan hakları ve özgürlükleriyle ilgili standartların yükseltilmesi konusunu Avrupa birliği’ne aday üye olarak ilan edilme koşuluna bağlamadığını açıklar. İHD, insan haklarının kazanılması, korunması, kullanılması ve geliştirilmesinde iç dinamiklerin tayin edici rolünün altını çizer. Bununla birlikte İHD, Türkiye’nin genel yönelimlerini ilgi alanında tutar ve bu ilgi sonucu tespitlerde bulunur. Bu bağlamda, hem adaylık sürecini hem de adaylık sonrası süreci, Türkiye’deki insan hakları anlayış ve uygulamalarının geliştirilmesi için, ölüm cezasının kaldırılması için, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü ile inanç özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması için, çalışanların ekonomik ve sosyal haklarının güvenceye bağlanması ve benzeri insan hakları konularında standartların yükseltilmesi için, değişik kültür ve kimliklerin kendilerini barış içinde ifade ettikleri tam demokrasi için, yaratılacak demokratik ortamı en iyi şekilde değerlendirme kararlığındadır. İHD bu amaçla, ekonomik ve sosyal haklar alanında çalışanların örgütleri ile; kişisel ve siyasal haklar alanında da diğer insan hakları örgütleri ile iletişim ve dayanışma içersinde olacak, hakların ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi için artan bir yoğunlukta çalışmalar yürütecektir.”

Şimdi, kişisel görüşlerimi açıklayabilirim.

I- Türkiye Cumhuriyeti’nin Genel Yönelimleri 

Osmanlı İmparatorluğu’nun monarşik ve ümmet esasına dayalı yönetim biçiminden, Cumhuriyete ve yurttaş esasına dayalı bir yönetim ve toplum düzenine geçişi, bir devrim olarak değerlendirebiliriz. O nedenle Cumhuriyeti değil, Cumhuriyetin demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olma niteliklerini, eksikleri ve Türkiye’yi yöneten kadroların algılayış biçimleri açısından eleştirmekte ve vurguyu insan hakları ve demokratik standartlara yapmaktayız. Türkiye’nin genel yönelimleri hakkında bir saptamada bulunabilmek için, bazı stratejik kararlara bakmamız gerekir. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin (1945) kurucu devletlerinden birisidir. Yeni bir dünya kurulmaktadır ve amacı barışın tesisi ve sürekliliğinin sağlanması olan Birleşmiş Milletler, bu yeni dünya oluşumunda önemli bir rol üstlenecektir. Türkiye İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul etmiştir (1948). Türkiye, Avrupa Konseyi’nin (1950) üyesi’dir. Konsey’ce hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (1950, Roma) 9 Mart 1954 tarihinden beri tarafıdır. Bu ve benzeri stratejik kararlara imza atan Türkiye, 1963 yılında da Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile (1963) ortaklık sözleşmesini imzalamıştır. Türkiye’nin yönelimleri ile ilgili değerlendirmelerde, tek parti döneminde çok partili sisteme geçişle ilgili girişimleri, 1923-1934 döneminin hukuk reformlarını (Kürt sorunu eksenli isyanlar ve bu soruna yaklaşım tarzı ve uygulamalara dönük eleştirel tutumumuzu saklı tutarak) ve nihayet 1950 genel seçimlerini kaydetmemiz ve siyasal iktidarın seçimle değiştiğinin altını çizmemiz gerekmektedir. Bu olgular bize Türkiye’nin genel yöneliminin, batı tipi bir demokrasiyi hedeflediğinin güçlü ipuçlarını vermektedir. Bu genel yönelimin içteki yansıması, modern bir devletteki kurumların hemen tümünün Türkiye’de var olmasıdır.

Peki nasıl oluyor da, böyle stratejik kararları alabilmiş bir devlette insan hakları ve temel özgürlükler tehdit altında olabilmiş, ulusalüstü insan hakları belgelerin kabul edilmiş olmasına ve uluslararası topluluğun üyesi olunmasına karşın, hak ihlalleri sistematik bir biçimde sürebilmiş ve sistem koyu bir baskı rejimi niteliğini koruyabilmiştir.? Tek parti dönemini bir tarafa bırakırsak, çok partili parlamenter sistemde, 1960, 1971 ve 1980 Askeri müdahaleleri yaşanmıştır. Modern bir devlette bulunması gereken kurumlar vardır ama bu kurumlar neredeyse formel kurumlar halindedir.(1994, Marc Galle raporu) İnsan hakları ve temel özgürlükler yasal düzlemde son derece sınırlandırılmıştır. İnsan hakları standartları, Türkiye’nin tarafı olduğu ulusalüstü insan hakları belgelerindeki standartlarla açıkça çelişir durumda tutulmuştur. Örneğin, yine tek parti dönemini bir tarafa bırakalım, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1954 yılında kabulünden bu yana, binlerce insan düşüncelerini açıkladığı için hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Sözleşmenin diğer bazı hükümleri de sürekli ihlal edilmektedir. Yakın tarihten bir örnek vermek gerekirse, Türkiye, İşkencenin Önlenmesi Birleşmiş Milletler (1988) ve Avrupa Sözleşmelerini (1989) kabul etmiştir. Ama son on yılda binlerce insan işkence ve onur kırıcı muameleye maruz kalmış, işkencede öldürülmüş, sakat kalmıştır. 12 Eylül Askeri darbesi sonrasında çıkarılan 2932 sayılı yasa ile insanların anadilleri ile konuşmaları yasaklanmış ve hapis cezası ile cezalandırılmışlardır. Anayasa’nın 26 ve 28. Maddesinde hala dil yasağı bulunmaktadır. Ortada kanunla yasaklanmış bir dil yoktur ve herhangi bir yasada yaptırımı da bulunmamaktadır ama, bu konuda çıkarılabilecek bir yasanın kaynağı olacak dil yasağı Anayasa’da muhafaza edilmektedir.

Genel yönelimle çelişir uygulama içinde olmak, ulusalüstü belgelerin özünü, devleti yöneten kadroların kavrayamadıklarını; insan haklarını korumak ve geliştirmek için uygun önlemleri almadıklarını, insan hakları eğitiminin üzerinde durmadıklarını, ihlallerin önlenmesi için en yüksek düzeyde bir politik iradenin gösterilemediğini, ulusalüstü insan hakları belgelerini onaylama politikasının dış politika gereği olarak algılandığını göstermektedir. Böylece, kişisel ve siyasal haklar alanında otoriter ve baskıcı bir sistem oluşturulmuş, ekonomik ve sosyal haklar alanında da, egemen sınıf ve tabakalar lehine düzenlemelerle kaynak transferleri yapılmış ve bu durum güvenceye alınmış olmaktadır. Dolayısıyle, sıkı bir rejim oluşturulmasının başka bir anlatımla zor’un rolünü de bu noktada aramak gerekir.

II- Türkiye’nin yönelimleri konusunda tutumumuz ne olmalıdır? 

Türkiye, Cumhurbaşkanı Sayın Demirel’in açıklamasına göre, dünyanın 16. büyük ekonomisine sahip bir ülkedir. Bu neyi ifade eder? Bu bazı açılardan bir büyüklüğü ifade eder. Yurttaşlar açısından ise, -onların kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakları açısından- hiçbir şey ifade etmez. Sosyal adalet ilkesi açısından ele alalım. Muş’ta kişi başına düşen ulusal gelir 400 ABD doları, Kocaeli’nde 11 bin dolardır. Her bir kentte de çeşitli sınıf ve katmanlardan insanlar arasında gelir dağılımı açısından büyük uçurum vardır. Yani, Türkiye genelinde bölgeler ve bireyler arasında sosyal adaletsizlik egemendir. Bölüşümdeki bu adaletsizlik (bu bir durumdur) karşısında büyük ekonomiye sahip olmanın bir anlamı bulunmamaktadır. Kişisel ve siyasal haklar açısından bakıldığında da, ekonomik anlamda büyüklük, halkın özgürlük alanının genişliğini ifade etmiyor. Türkiye şimdi, Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu’da, ya güçlü ve büyük ekonomiye sahip bir ülke olacak, yönetenlerin pratikte sergilediği insan hakları problemlerini iç sorun olarak algılayacak ve otoriter baskıcı bir sistemle şimdiye değin yürüdüğü yolda yürüyecek; ya da Türk tipi demokrasi ve insan hakları anlayışını bırakıp evrensel standartları benimsemiş, insan hakları ve demokratik değerlerin hakim olduğu, büyüklüğün değil gelişmenin öneminin altının çizildiği ve adaletli ilişkilerin hakim olduğu, barış içinde gelişen demokratik bir ülke olacaktır. Bu bir yol ayrımıdır. Bu yol ayrımında söyleyeceklerimizin ve alacağımız tutumun önemi olduğunu düşünüyorum.

İlkece, bir ülkede insan hakları ve demokratik standartlar konusunda, o ülkenin iç dinamiklerinin belirleyici bir rol oynadığı kabul edilmelidir. Sonra, her bir ülkedeki insan hakları aktivistlerinin dayanışması ve nihayet bu çabaların sonucu ortak değerleri savunan uluslararası topluluklar, insan hakları standartlarının yükseltilmesinde etkili olurlar.

Türkiye stratejik bir karar olarak 1963 yılında AET ile ortaklık sözleşmesini imzalamıştır ama, bu imzanın gereklerini yerine getirmemiştir. 37 yıldır Türkiye’yi idare edenler, insan hakları ve temel özgürlükler alanında hiçbir ilerleme sağlayamamışlardır. Dünyada çok hızlı değişme ve gelişmeler yaşanır ve hukukun ilerletilmesi konusunda yoğun tartışmalar yaşanırken, Türkiye’yi yöneten elit, sistemin anti demokratik hukuksal ve siyasal çerçevesini muhafazada özel bir direnç göstermektedir. Türkiye’de problem, devlet birey (halk) ilişkisinde, bireyin (halkın) özgürlük alanının darlığı noktasında düğümlenmektedir. Bu, karşımıza, demokrasi problemi olarak çıkmaktadır. Öteden beri dile getirdiğimiz gibi, demokrasi problemi temel problemimizdir. Bu problemin en önemli halkası da Kürt problemidir. Türkiye’de insan hakları ve demokratikleşme istemlerini yüksek sesle dillendiren hem siyasal partiler hem de demokratik kurumlar bulunmaktadır. Ancak, istemlerin yönetici kadrolarda ve parlamentoda temsil edilen siyasal partilerde yeterince yankı bulduğunu söylemek olanaklı değildir. Anti demokratik otoriter baskıcı yapının direncini aşabilmenin zorluğu ortadadır. Son dönemde, dünyanın ve Avrupa’nın demokratik kamuoyu ve Türkiye ile aynı uluslararası kurumlarda yer alan ülkeler, insan hakları problemlerine ilgilerini kendi kamuoylarının da baskısıyla, yoğunlaştırmaktadır. Türkiye yönetici eliti bu baskıyı, çeşitli gerekçelerle ve daha çok milliyetçi söylemle püskürtmeye çalışmaktadır. Türkiye’yi yönetenlerin AB sürecine ilişkin net perspektife sahip oldukları konusunda kuşkular bulunmaktadır. Gerçekten Avrupa ile bütünleşmekten yana mıdırlar? İnsan hakları ve demokratik değerleri yalnızca Avrupa’nın değeri olarak mı, yoksa tüm dünyanın bu arada Türkiye insanının da hakkı olarak mı görüyorlar? Bıktırıcı bir çizgi izleyen yalnızca Avrupa mı, yoksa sürekli mazeretler gösteren, sürekli insan hakları problemlerini iç işi olarak gören ve içeride ısrarla insan haklarını ihlal eden Türkiye’yi yönetenler mi? Bu, halkın özgürlükleri alanında sürdürülen oyalamacı, ertelemeci diyalog türüne bir son vermek gerekiyor

Şu andaki süreç, AB’ne adaylığın ilan edileceği bir süreçtir. Adaylık ile birlikte insan hakları ve demokratikleşme sürecinin hızlandırılmasında dinamik rol oynayacak ilişkiler gündeme gelecektir. Üyelik ise belki de 20 yıl sonra gerçekleşecektir. Adaylığın ilanı, belirli koşulların yerine getirilmesine bağlanırsa ne olur? Bu durumda, insan hakları ve demokratikleşme çabaları salt iç dinamiklere bağlanmış olacaktır. İkincisi, Türkiye’yi yöneten kadrolar, Avrasya bakış açısıyla, bölgede ekonomik ve askeri açıdan güçlü ve fakat içte otoriter/baskıcı bir yönetime yönelebileceklerdir. Bu ise, halkın kişisel ve siyasal hak ve özgürlük alanının ve bununla doğrudan bağlantılı olarak ekonomik ve sosyal haklarının daraltıldığı bir rejime yönelmek demektir. Belirtilen durum, sivil ve askeri yüksek bürokrasinin politikadaki tayin edici rolünün pekişerek devamı demektir. Ayrıca ölüm cezası konusunda da inisiyatif geliştirme riski vardır.

Türkiye’nin toplam dışalım ve dışsatımının % 50’si AB üyesi ülkelerledir. Soyut “Türkiye’nin çıkarı” düşüncesini somutlaştırıp, Türkiye ile kimi hangi sınıf ve tabakaları kastettiğimizi açıklamalıyız. İfade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, siyasal katılım haklarını kullanamayanların kimler olduğunu düşünerek ve ulusal gelirden neden milyonlarca insanın, yoksulluk sınırının altında pay almak zorunda kaldıklarını sorarak ve doğru yanıtlarını vererek tutum almalıyız. Latin Amerika, Asya ve Afrika’nın tüm otoriter sistemlere sahip ülkelerindeki ekonomik ve sosyal hakların durumunun ne denli Türkiye’ye benzediğini de tahlil edelim. Dolayısıyla AB’ne adaylık ve üyelik, daha çok kişisel ve siyasal hak ve özgürlük alanında ve halkın ekonomik ve sosyal haklara kavuşmaları alanında, etkilerini, pozitif yönde gösterecektir. AB ülkelerinde halk ile devlet arasındaki özgürlük alanı ile gelir dağılımındaki ilişkiler, Türkiye’deki gibi değildir. Türkiye’deki makas, halk kitlelerinin aleyhine, demokrasinin yokluğu ile daha da açıktır. AB ülkelerinin kendi iç dinamikleri ile burjuva demokratik standartlarını yükselttiklerini söylemek, sorun hakkında çözümleyici söz söylemek anlamına gelmemektedir. Bu yalnızca formel bir bilginin aktarımıdır. Ayrıca İspanya, Portekiz ve Yunanistan faşizmlerinin yıkılışını izah eden bir çözümleme de değildir. Anılan ülkeler üzerindeki AB’nin etkisini de ihmal eden bir açıklamadır. Belirtilen durumda, Türkiye’de insan hakları ve demokratik standartlar açısından hızlandırılmış bir süreç yaşanmak isteniyorsa, adaylık ilanı, bu alanda, kolaylaştırıcı çok önemli bir faktördür. Hızlandırılmış böyle bir perspektife sahip olmamız gerekmektedir.

III- AB ilişkilerinin başka etkileri 

Avrupa Birliği adaylığı, Türkiye’de daima gündemde olan darbe tehdidinin uzaklaştırılmasını ve sivil politik kesimin tayin edici rolünün sürekliliğinin sağlanmasını da gündeme getirecektir. Kabul etmek gerekir ki, genel demokratikleşme yolunda ivme etkisi dışında, ölüm cezasının infazı gibi karşı karşıya kalınan bir ortamda da, ilkece ölüm cezasına karşı olan Birlik’e aday üyeliği de, ölüm cezasına karşı olan bizim gibi insan hakları kuruluşları açısından başka bir kolaylaştırıcılık taşımaktadır. Bu iki olgunun altını çizmemiz gerekmektedir.

Yukarıda ekonomik ve sosyal haklarla çok genel bağlantı kurduk. Türkiye, ekonomik gelişmişlik düzeyi itibariyle, (geri ekonomik yapı) 60’lı ve 70’li yıllarda İspanya, Portekiz ve Yunanistan ile neredeyse eşit durumda idi. Anılan ülkeler ise diktatörlük rejimleri ile yönetilmekte idi. İspanya Franko”un, Portekiz Salazar ve Yunanistan Albaylar cuntası altında idi. Bugün anılan ülkeler demokratik ülkeler halindedirler. Ayrıca ülkenin ekonomik ve sosyal koşulları da Türkiye’deki ölçüde gelir dağılımı adaletsizliği içermemekte, özellikle işçi sınıfı ve çalışanlar, Türkiye’deki sınıf kardeşleri ile karşılaştırılamayacak denli haklara kavuşmuşlardır. Avrupa Birliği üyeliğinden sonra, artık bir İspanyol, Portekiz ya da Yunan işçisinin ve hizmet erbabının önünde, 400 milyonluk bir “emek pazarı” vardır ve dilediği Avrupa Birliği ülkesinde -hizmetlerin serbest dolaşımı ilkesi gereği- çalışma hakkına ve olanaklarına sahiptir. Dolayısıyla, ekonomik ve sosyal haklar açısından, çalışanların ve geniş halk kitlelerinin ihtiyaçları ve talepleri dikkate alındığında da böyle bir ilişkinin reformist bir gelişmeye tekabül ettiğini saptamamız olanaklıdır. Avrupa’nın en büyük konfederasyonu ETUC da (32 ülkeden 60 milyon işçinin üye olduğu konfederasyon) ve Türk-İş, DİSK ve HAK-İŞ de, Avrupa Birliği aday üyeliğinin diğer ülkelerle aynı kriterlere göre ilanını istemekte ve Avrupa Birliği üyeliğinin sağlayacağı işçi sınıfının ekonomik ve sosyal kazanımları ve sendikal haklardaki olanakları değerlendirmektedir. Özellikle ekonomik ve sosyal haklar ile örgütlenme hakları bağlamında ihtiyaç sahibi kitlelerin talepleri dikkate alınmalıdır. Burada, Avrupa Birliği hükümetlerinin işçi sınıfı ve çalışanların haklarını kendiliğinden savunmaları değil, Avrupa işçi sınıfı ve çalışanlarının yüzlerce yıllık mücadele ile kazandıkları hakların ( Avrupa Birliği normları haline gelmesinin) Türkiye işçi sınıfı ve çalışanlarına yansımasından söz ediyoruz. Bu da hemen olmayacaktır. Ancak bu sürece girilmiş olacaktır. Bu noktada, itirazlardan birisi, sosyalizm eksenli politik duruştan kaynaklıdır. Biz sömürünün ortadan kalkacağını söylemiyoruz. Mülkiyet ve üretim ilişkilerinin nitelikçe bir değişiminden söz etmiyoruz. Avrupa’da işsizlik yoktur demiyoruz. Türkiye işçi sınıfının da emeğin serbest dolaşımı ile işsizlik sorununu çözeceğini de ileri sürmüyoruz. Kişisel değerlendirmemiz, insan hakları ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi için en uygun rejimin Marx’ın öngördüğü rejim olduğu yönündedir. Ancak bu bir akademik tartışmanın konusudur. Biz burada, bir olanaktan söz ediyoruz. AB ile ilişkilerin gelişmesinin Türkiye üzerindeki pozitif yöndeki etkileri; insan hakları ve özgürlüklerini talep eden kesimlerin mücadelelerinin başarıya ulaşmasında görülecektir. Politik muhalif kesimlerin çalışma olanakları, işbirliği ve dayanışma olanaklarının artmasında görülecektir. Türkiye işçi sınıfının ve genel olarak çalışanların her bakımdan önlerinde değerlendirebilecekleri olanaklarının (sendikal özgürlükler ve sosyal haklar) artmasında görülecektir. Politik kesimlerin ve sendikaların uluslar arası dayanışmasının nitelikçe yoğunlaşacağı görülecektir. Kürt sorunu gibi, devasa bir sorunun barışçıl ve demokratik çözümü için elverişli koşulların oluşumunda etkisi görülecektir.

IV-Sonuç 

1. Genel çerçevede, Türkiye’nin yönelimleri ve ilişkileri hepimizi ilgilendirmektedir.

Mevcut insan hakları standartlarının gerisine düşecek ilişkilere karşı çıkmalı, mevcut insan hakları standartlarının bölgesel ve evrensel ölçekte yükseltilmesi mücadelemizde, kolaylaştırıcı faktör ve ilişkileri, dikkate almalıyız.

2. İnsan hakları ve demokratik değerlerin korunması ve geliştirilmesinde her ülkenin iç dinamikleri belirleyicidir.

3. İnsan hakları ve demokratik standartların kazanılması, korunması, uygulanması ve geliştirilmesi mücadelemizde, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkisinin gelişmesini, bu mücadelenin kazanımları açısından, kolaylaştırıcı faktör olarak görmeliyiz.

4.Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde, aday üyeliğinin ilan edilmemiş olmasını ve böylece Avrupa treninin üzerinde yürüdüğü raylarda yer almamasını, Türkiye’de otoriter ve baskıcı sistemi sürdürmek isteyenlere inisiyatif tanıyan bir olgu olarak saptamalıyız. Türkiye yönetici eliti, Avrasya seçeneğini koz olarak kullanmaktadır.. Birlik Türkiye ilişkilerinde, kimi kez yakınlaşmalar, kimi kez de uzaklaşmalar yaşanmaktadır. Bu durum hakların ve özgürlüklerin tanınmamasına, geciktirilmesine ve pazarlık konusu olarak tutulmasına yol açmaktadır.

5. Türkiye işçi sınıfının ve genel olarak çalışanların, hem örgütlenme özgürlüğünü savunmalı, hem de ekonomik ve sosyal haklar açısından karşılaştıkları eşitsizliklere karşı çıkmalıyız. .İşçi sınıfının ve çalışanların ulusalüstü insan hakları belgelerindeki haklarına kavuşabilmeleri ve malların serbestçe dolaşmasına karşın işsizlerin, işçilerin ve genel olarak çalışanların bu olanaktan (emeğin serbest dolaşımı hakkı) yararlandırılmamalarını kabul etmemeliyiz.. Bu açıdan da bakıldığında (örgütlenme ve ekonomik ve sosyal haklar) Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerinin gelişmesinin Avrupa Sosyal Şartının uygulanmasıyla sonuçlanmasına yol açacağını görmemiz gerekir.

6. Ölüm cezasının infazı sorunu tek başına yaşamsal önemde bir sorundur. İnfaz karanlık demektir. İnfaz tek başına içerdeki kamuoyunun tepkileriyle önlenemez. Türkiye’nin Avrupa Birliği sisteminin dışında kalması infazı gerçekleştirmek isteyenlerin amaçlarını gerçekleştirmesinde fırsat olarak değerlendirilecektir. Oysa Türkiye sisteme dahil olduğunda, infaz büyük bir olasılıkla gündem dışına çıkarılabilecektir. İnfaz yapıldığı takdirde, bu yazılanlar ve tartışmalar yalnızca entelektüel tartışmalar olarak kalacaktır. Sorun çok ciddidir ve bu ülkede yaşayan herkesi çok yakından ve derinden ilgilendirmektedir. O nedenle, infazı engelleyebilecek büyük güç ilişkilerini dikkate almamız kaçınılmazdır.

7. Türkiye’nin otoriter sisteminin bir temel özelliği de sürekli darbe koşullarını yaşıyor olması ve militarizmin tayin edici güç olma özelliğidir. Sivil demokratik yaşama geçiş ve sivil iradenin üstünlüğü, militarizmin ve bu düşüncenin geriletilmesinden geçmektedir. O nedenle sivillerin egemenliğindeki bir sistem içersinde olmak, bu tehdit ve tehlikenin uzaklaştırılmasında da önemli bir faktördür. Mevcut sistemin dinamiklerini bir de bu ilişkiler ağı çerçevesinde değerlendirmemiz ve ona göre tutum belirlememiz gereklidir.

Türkiye’de haklar ve özgürlüklerin, militarizmin izin verdiği ölçüde tanındığı ve kullanılabildiği bir olgudur.

Militarizm, sahip olduğu bu ayrıcalıklı konumdan (gerçek yönetici irade olma konumundan) kolayca vazgeçmeyecektir. Biz, “askeri demokrasi”ye razı mıyız, değil miyiz? Ülkede hangi iç dinamik, hangi araç ve yöntemlerle, militarizmi, demokratik bir ülkede olması gereken konuma getirebilecektir? İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın durumunu doğru analiz etmeliyiz.

8. Burjuva demokratik sistemin gelişmesinin, genel olarak demokrasi güçlerine, özel olarak emeğin ve emekçilerin yararına sonuçlar doğurduğunu hatırlamamız gerekir.

9. Avrupa Birliğine tam üyeliğin süresinin kısaltılması, haklar ve özgürlükleri savunan güçlerin daha büyük çabalar göstermesiyle olacağını bilerek hareket etmeliyiz. Bu noktada stratejik düşünmeli ve gelecek 20-30 yılda Avrupa Parlamentosunda en büyük grubun Türkiye’den katılacakların olacağını; böyle politik bir organda yer alacakların da genellikle, hakları ve özgürlükleri savunanlar olacağını; hem ülke içersinde hem de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde baraj sorununun özgürlük isteyenler açısından ortadan kalkacağını; ülke içersinde, demokrasi ve özgürlük yanlılarının doğal müttefiki ve destekçisi olan varoşların, genel olarak gerici akımların etki alanından çıkacağını, şövenizmin etkisinin kırılacağını, Türkiye işçi sınıfının ve özgürlük isteyenlerin Avrupa işçi sınıfı ile ve özgürlük yanlısı siyasal yapılarla doğal bir dayanışmaya ve kaynaşmaya gireceklerini düşünmemiz gerekmektedir. Dolayısiyle, Avrupa Birliği’ni, haklar ve özgürlükler için verdiğimiz mücadelede kaldıraç olarak görmemiz; bu araçsalcı bakışla, bizim gibi düşünenlerle buluşma noktası olarak görmemiz; milyonlarca işçinin ve işsizin durumlarında iyileşme sonucu doğuracak reformist bir gelişmeye ( bugün için Türkiye’deki rejimin niteliği ve haklar ve özgürlüklerin durumu itibariyle) ilgisiz kalmamamız gerekmektedir.

10. Türkiye Avrupa Birliği’ne tam üye olamadıysa, bu, sol/sosyalistlerin emperyalizme karşı direnişleri nedeniyle değildir.Yüksek gümrük duvarlarıyla örülen Türkiye’de, iç pazarı elinde tutan tekellerin karşı çıkışı belirleyici olmuştur. 1960’lı yıllardaki “AET’ye Hayır” sloganları elbette saygı değer bir ruh ve eylemliliklerdir. Dönemin dünya durumundan ve ülke içi durumdan soyutlayarak ele alamayız. Dünya’da sosyalizmin bir çekim merkezi olduğu, anti emperyalist bir dalganın Asya, Afrika ve Asya’da ve hatta Avrupa’da yükseldiği bir dönemdir. Eleştirilecek yanları olmasına karşın, reel sosyalizmin yürüdüğü bir dönemdi. Bütün ilerici ulusalüstü insan hakları belgelerinin (örnek ikiz sözleşmeler diye bilinen 1966 tarihli sözleşmeler) Birleşmiş Milletler’de kabul edildiği ve bağımsızlıkçı hareketlerin yıldızının parladığı dönemdi. Bu politik duruş olarak doğru olan ve reel olan tutumdu. Koç ve benzeri tekeller de dönemsel olarak ekonomik çıkarına uygun tutum aldılar. Türkiye iç pazarını kendi istedikleri ve uzantısı oldukları tekelleri için kullandılar. O dönemde, solun politik duruşunun sendikal haklar ve her bir fabrikadaki mücadele ile de bütünleştiği gerçeğini teslim etmemiz gerekir. 1963-1970 görece burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin tanındığı ve kısmen kullanıldığı dönemdeki Türkiye ile 1971’den sonraki Türkiye bir ve aynı değildir. Halk, anılan tarihten itibaren giderek artan ölçüde yoksullaşmıştır. Tüm toplum tekellere hizmet eder hale gelmiştir. Artık, demokrasi ile ekonomik haklar arasındaki ilişki çok iyi görülmektedir. Konu, sol jargonun bolca kullanılacağı bir konu olmaktan öte, doğrudan özgürlük alanımızın ve işçi sınıfı ve çalışanların yakın dönem ekonomik ve sosyal çıkarları ile doğrudan ilgilidir. Nihai olarak sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için çalışanlar, o dünya kuruluncaya değin, halk kitlelerine, açlıktan ve yoksulluktan öl diyemez. “Türkiye’nin çıkarı,” “ülkemizin çıkarı” gibi nitelemelerden ben, ezilen ve sömürülen halk kitlelerinin çıkarlarını anlıyorum. O nedenle, ruhumuza hitap eden söylemlerin cazibesine değil, analizlerin doğruluğuna önem verilmelidir. Türkiye’yi yönetenler, haklar ve özgürlükler alanındaki tüm kartlarını dış politika gereklerine göre kullanıyorlar. Bugün hemen her alanda hazırlıklar var ve fakat bunlar dış politik gelişmelere göre kullanılıyor. Açıkça özgürlüklerimiz pazarlık yapılıyor. Bu pazarlığı kabul edecek miyiz yoksa süreci ilerletecek politika mı izleyeceğiz? Bizce temel sorun budur. Politika oluşturma sorunu.