25-30 Eylül 2016
Arjantin’de Birleşmiş Milletler UNESCO 2. Kategori Temsilcisi CIPDH tarafından düzenlenen çalışma ziyaretine İHD adına İHD İnsan Hakları Akademisi Başkanı ve Yönetim Kurulu üyemiz Avukat  Hüsnü Öndül ile İHD Diyarbakır Şubemizin Yönetim Kurulu üyesi Avukat Abdullah Zeytun katılmışlardır. Çalışma ziyaretinin diğer katılımcıları Türkiye’den Hukukçular Derneği Başkanı Mehmet Sarı ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Abdullah Selamoğlu’ydu. Toplantı hakkında Hüsnü Öndül tarafından “Geçmişle Yüzleşmede Arjantin Deneyimi” başlıklı iki yazı yazılmıştır. Çalışma ziyareti ile ilgili ev sahibi CIPDH web sitesinde (www.cipdh.gov.ar) gezi ile ilgili haber ve değerlendirmeler ile fotoğraflara yer verilmiştir. www.cipdh.gov.ar/

Geçmişle Yüzleşmede Arjantin Deneyimi

Birinci Bölüm

İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesinde uluslararası deneyim paylaşımı çok önemlidir. İHD Diyarbakır Şubesi’nden avukat Abdullah Zeytun ile birlikte, 25 Eylül ve 01 Ekim tarihlerinde Arjantin Buenos Aires’te, “Cezasızlığa Karşı Mücadele” toplantılarına katıldık. Toplantıyı UNESCO’nun 2. kategori temsilciliği olan, “İnsan Haklarının Savunulması için Uluslararası Merkez (CIPDH) organize etmişti. Toplantılarda, “Cezasızlığa Karşı, Hakikat, Adalet, Onarım ve Tekrar Etmeme Garantisi” konularında sunumlarda bulunuldu.

Biz, 15 Temmuz darbe girişimine karşı olduğumuzu, darbe teşebbüsünde 173’ü sivil olmak üzere 243 kişinin yaşamını yitirdiğini, 2 binden fazla yaralının olduğunu bildirdik. Hükümetin darbecilerle ilgili soruşturma açmasının doğal olduğunu fakat bunun insan hakları ihlal edilerek yapılamayacağını ve bu yönde çok sayıda şikâyetler aldığımızı anlattık. Hükümetin çıkardığı KHK’ların insan hakları belgelerine aykırılıklar taşıdığını, yaşam hakkı, işkence yasağı, ifade özgürlüğü, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma, çalışma, mülkiyet, eğitim hakkı, seyahat ve toplantı özgürlüğü konularında hem KHK düzenlemelerinde hem de uygulamalarda aykırılıklar bulunduğunu söyledik. Kamu görevlileriyle ilgili açığa almalar, ihraçlar, gözaltı ve tutuklamalar, gazete, televizyon, eğitim kurumlarına yönelik kapatmalar ve tutuklanan gazeteci ve yazarlara dair bilgiler verdik. On binlerce insanın keyfi gözaltı ve tutuklamalara maruz kaldığını aktardık.

Geçmişe dair, İHD verilerine göre 940 gözaltında kayıp olduğunu, bu sayının 1350-1400’leri da bulabileceğini dillendirdik. Galatasaray Lisesi önünde Cumartesi Annelerinin 600. oturma eylemi ve İHD’nin 34 şubesinin bulunduğu yerlerde bu eylemleri destekleyen oturma eylemlerinden, aynı türden eylemleri 398. kez gerçekleştiren Diyarbakır ve Batman’daki oturma eylemlerinden söz ettik. Türkiye’nin temel probleminin insan hakları ve demokrasi problemi olduğunu ve bunun da en önemli halkasının Kürt meselesi olduğunu, son bir yıldaki çatışmalarda 1100’den fazla insanın yaşamını yitirdiğini, içlerinde 300’den fazla sivil insanın bulunduğunu, sokağa çıkma yasakları uygulamalarının halen de devam ettiğini söyledik. Hükümetin 2014 yılı temmuz ayında bir yasa çıkardığını ardından da bakanlar kurulunun 1 Ekim 2014 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan kararları aldığını, yasanın ve kararların yetersiz ama barışçıl çözüm için atılmış olumlu adımlar olduğunu söyledik. Yine Ermeni soykırımı meselesinde de son yıllarda olumlu ve fakat yetersiz adımlar atıldığını (bu konuda yayımlanan kitapların varlığından, azınlık vakıflarına ait gayrimenkullerin çok az da olsa iade sürecinin yaşandığından) söz ettik. Ayrıca İHD olarak soykırımı tanıdığımızı söyledik. Ancak yine de arşivlerin açılması, hakikat ve diyalog için önemli adımların geliştirilmesi gerektiğinden söz ettik. Türkiye’de de darbelerle, gözaltında kayıp, faili meçhul cinayetlerle yüzleşme ve hesaplaşma sorunu bulunduğunu; anayasada darbecileri koruyan geçici 15. maddenin kaldırılmış olmasının olumlu olmakla birlikte kayıplarla ve faili meçhul cinayetlerle ilgili cezasızlık politikası izlendiğini, zamanaşımı ve sınırlı sayıda da olsa açılmış davaların uzak kentlere nakledilmesinin yarattığı problemler olduğunu söyledik.

Heyet olarak, hakları savunmakla görevli savcıların bulunduğu Savunma Bakanlığı’nı (Public Ministry of Legal Defence of Argentina) ziyaret ettik. Başkan ve savcılar, açıkça 1976 ve 1983 döneminde ve geçmiş dönemlerdeki, Arjantin’deki devlet teröründen söz ettiler. Ziyaret ettiğimiz, Palaza de Mayo Anneanneleri’nden (Abuelas de Plaza de Mayo) çok trajik olayları dinledik. Darbeciler, yaşları 20-40 arasındaki erkek ve kadınları, yasadışı oluşturdukları kamplara götürmüşlerdi. O kamplarda 500 çocuk doğmuş, bebekleri annelerinden alıp askerlere ya da başka kişilere evlatlık olarak verilmişlerdi. Anneanneler 500 çocuktan 100’nü bulmuşlardı. Arayışları devam ediyor. Arjantin’de kurulan ve tüm dünyada adli tıp alanında, genetik araştırmalar, mezar açılmaları ve incelemeleri konularında otorite kabul edilen, mültidisipliner çalışmalar sergileyen “Equipo Argentina de Antropologia Forense (EAAF)” adlı kuruluşta harika bir sunuma tanıklık ettik. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki (40’tan fazla) mezar, cenaze ve katledilen insanların kemiklerini fotoğraflarda gördük, inceleme ve analiz metotlarını dinledik. Hakikat arayışının bilimsel değerlendirilmesine tanık olduk. Sonra da darbe sonrası, olağan döneme geçişte yapılan anayasanın yapım çalışmalarına katılan avukat Eduardo Barcesat’tan anayasa konusunda bilgi aldık. Son ziyaret mekânımız, Memorial Park’ta (Devlet terörü mağdurları için yapılan hafıza ve anıt parkı) bulunan anı müzesiydi. İnanılmaz bir anı müzesi gördük okyanus kıyısında. Uçaklar ve helikopterlerden okyanusa atılan insanların öykülerini dinledik. Zorla kaybedilen binlerce insanın adları parkta örülen duvarlara yazılmıştı.

Cezasızlığa karşı mücadele dünyanın her yerinde sürüyor…

İkinci Bölüm

Arjantin’de yapılan askeri darbenin üzerinden 40 yıl geçti. Yüzleşme ve hesaplaşma süreçlerinde; yaşam hakkı, işkence yasağı ve zorla kaybetmeler konusunda etkin soruşturma yapılmasında karşılaşılan sorunlar nelerdi ve bu sorunlar aşıldı mı? Aşıldıysa ne ölçüde aşıldı?

Bu sorularımıza şöyle yanıtlar aldık:

Birincisi, yüzleşme ve hesaplaşmanın olabilmesi için yüksek siyasi iradenin olması şarttır. İkincisi, mağdur katılımı (hakları ihlal edilenler ve yakınları) ve onların desteklenmesi, medya desteği, güçlü sivil toplum örgütleri, onların sürece katılımı, ihlallerin belgelenmesi ve son olarak yürütme organı ile iyi bir diyaloğun kurulması gereklidir. Elbette soruşturma ve kovuşturma makamları ile yargılama makamlarının bağımsızlığı ve insan hakları hukukuna tam riayeti de gereklidir.

Etkin soruşturma engellerinin başında zaman faktörü geliyor. Bazı failler şu anda ev hapsinde; zira çok yaşlılar ve bazıları da hasta. Ayrıca 40 yıl sonra yeni deliller çıkıyor ve her bir şüpheli ya da sanık için tanıklar ve mağdurlar tekrar tekrar ifade vermeye mecbur bırakılıyorlar. Bu her defasında travmanın tekrar yaşanması anlamına geliyor. Ayrıca doğa yasaları var ve yaşlanmakla birlikte bazı sağlık sorunları da gündeme geliyor. Ek olarak, hafızasını yitiren pek çok mağdur ve tanık var. Bu durum sanıklar için de geçerli.

O nedenle soruşturmada hız ve soruşturmanın kalitesi çok önemli. Mağdurlarla görüşmelerin polis ya da asker kişiler/memurlar aracılığı ile yapılmaması gerekiyor. Psikolojik travma etkisi yaratıyor. O nedenle görüşmeler doğrudan savcılıklar eliyle yapılıyor. Zamanaşımı problemi yüksek mahkemenin içtihadı ile aşılmıştır. Zorla kaybetme, insanlığa karşı işlenmiş suç olarak değerlendiriliyor nedenle zamanaşımı problemi yaşanmıyor.

Politik irade bulunmasına rağmen süreç yavaş işliyor. Geçmişle yüzleşme meselesine insan hakları ve demokrasi meselesi olarak bakmak lazım. Devletin şeffaf ve hesap verebilir olması gerekir. Görünür kılmak gerek olanları, geçmişi… O nedenle de bu sürece halkın katılımı ve katkısı, medyanın desteği çok önemlidir.

Arjantin’de yargılamalar, mağdur yakınlarının, insan hakları örgütlerinin ve siyasi partilerin mücadeleleri sayesinde gerçekleşti. Siyasi iktidar, 1986 ve 1987 yıllarında ‘Son Nokta’ (punto final) ve ‘İtaat Zorunluluğu Yasası’nı çıkarmıştı. Son nokta yasasına göre belirli bir süreden sonra ihlaller ile ilgili şikâyet ve soruşturmalar yapılamayacaktı. Bir tür zamanaşımı engeliydi. İtaat Zorunluluğu Yasası’na göre de düşük rütbeli askerler verilen emri yerine getirdikleri için suçlanamayacaklardı. Bunlar cezasızlık öngören yasalardı. Bu yasalar İnsan Hakları Amerikan Sözleşmesi’ne aykırıydı ve İnsan Haklar Komisyonu ihlal tespitinde bulundu. Böylece yargılamaların yolu tekrar açılmış oldu.

1983 yılı seçimlerinden hemen sonra Conadep (Kayıplar Üzerine Ulusal Komisyon) kuruldu ve bir yıllık çalışmanın sonunda “Bir Daha Asla (Nunca Mas)” raporu hazırlandı. Sonraki yıllarda DNA arşivi oluşturuldu.

Cezasızlık demokrasiyi zayıflatıyordu. Demokrasiyi güçlendirmenin tek yolu sorumluları yargılamak ve cezalandırmaktı. 2003 yılından itibaren, hakikat, hafıza ve adalet politikaları desteklendi. İnsanlık suçları affedilemezdi ve affetmek saygısızlık olurdu. O nedenle orta ve düşük seviyedeki sorumlu kamu görevlileri de yargılandılar. Bugün 600 kişi darbe dönemi sorumluları olarak hapishanede yatıyor. 900 kişinin davası sürüyor ve darbeciler kendi aralarında “sessiz kalma” kararı aldılar.

Darbede sermaye şirketlerinin ve basının büyük rolü var. Mayıs Anneanneleri (nineleri), uzun araştırmalardan sonra ilk olarak 1987 yılında bir bebeği buldular. Videla çocuk çalmadan yargılandı ve ceza aldı. Nineler başardı bunu. Şu ana kadar 120 torun bulundu. Alfonsin zamanında kurulan kayıp komisyonuna (Conadep) 8960 ihbar yapıldı. İnsan hakları örgütleri 30 bin kayıp var dediler. 1985’te davalar açıldı ve 9 general yargılandı. Cinayet, keyfi gözaltılar ve işkence yapmaktan müebbet hapis cezası aldılar.

Arjantin izlenimlerimi genel olarak özetlemiş oldum. Son notlarım, kelimeleri süzerek cümleler kuran ünlü anayasa hukukçusu, avukat Eduardo Barcesat’a dair:

– Proje, liderinden daha iyiyse sorun yok.

– Bir konu takılı kalırsa geriye gider.

– Politik gücün, pişman olmayacağı şeyi yaparak etnik sorunları çözebileceği temenni edilir.

– Mağdurların adlandırılmaları ciddi bir sorundur.

– Hakların geleceğe yönelik olma özelliği vardır.

Sevgili okuyucular, sonuç olarak ‘Kalemlerin Gecesi’ni unutmayalım.

Eylül 1976…

Hüsnü ÖNDÜL