HASTA MAHPUSLAR SERBEST BIRAKILSIN!

Türkiye hapishanelerindeki tecride dayalı koşullar, tutuklu ve hükümlülerin ruh ve beden bütünlüklerini tehdit etmektedir. Ayrıca mahpusu insan saymayan zihniyet, gerek yasal düzenlemelerde gerekse uygulamadaki keyfiyet, etik olmayan yaklaşımlar ve bürokratik engellerle özellikle hasta tutuklu ve hükümlüler için insani olmayan bir tablonun ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Hapishanelerdeki hasta mahpus listesinin hazırlanmasında büyük emeği olan üyemiz Av. Nalan Erkem, şu anda tutuklu olup Silivri T Tipi Kadın Cezaevi’ne nakledilmiştir. Kendisinin de ciddi sağlık durumları olup hasta mahpus listesinde kendisine de yer verilmiştir.

Adalet Bakanlığı’nın bilgi verdiği son tarih olan 1 Kasım 2016 itibariyle cezaevlerinde toplam 197.297 tutuklu/hükümlü/hüküm özlü kişi bulunmaktadır. Bu sayı şu anda 220 bin civarındadır. Bu sayı 2015 yılında 178.089, 2014 yılında 154.179 idi. AKP iktidara geldiğinde ise bu sayı 59.429 idi. Aşağıda belirtildiği gibi denetimli serbestlik uygulamaları ve çıkarılan örtülü OHAL affına rağmen dramatik yükselişler olmaktadır.

22 Haziran 2017 tarihli son İHD verilerine göre cezaevlerinde toplam 357’si ağır olmak üzere 1025 hasta mahpus bulunmaktadır. Adalet Bakanlığı’nın verdiği bilgilere göre ise 2017 yılı Şubat ayı itibarı ile Adli Tıp Kurumu raporuyla ağır ve sürekli hastalığı belgelenen tutuklu ve hükümlü sayısı 841’e ulaşmıştır.

İnfaz sistemindeki sorunlar ve özellikle de 2005 yılında yürürlüğe giren 5275 Sayılı Ceza Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un insani olmayan bir yaklaşım üzerine kurulu olması; otoriteyi ve kuralları dayatan, yaşama hakkını ve özgürlükleri değil, güvenliği öne çıkaran bir anlayışla hazırlanması ve uygulamada yaşanan sıkıntılar sorunları artırmaktadır. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL ve çıkarılan OHAL KHK’ları ile cezaevlerinde kalan mahpusların durumları daha da ağırlaştırılmıştır. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra tutuklandığı belirtilen yaklaşık binlerce kişiye yer açılması için Ankara, İstanbul, İzmir gibi belirli merkezlerdeki cezaevlerinde bulunan ve tedavileri zorlukla sürdürülmeye çalışılan bu kişilerin çok büyük bir çoğunluğu başka cezaevlerine sürgün edilmiş ve böylelikle tedavileri zora koyulmuştur.

İnfaz yasasının “Hapis cezasının infazının hastalık nedeni ile ertelenmesi” başlığını taşıyan 16. Maddesi’nde 24.1.2013 tarihinde 6411 Sayılı Yasa’yla birlikte yapılan değişiklikle “maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazı üçüncü fıkrada belirlenen usule göre iyileşinceye kadar geri bırakılabilir hükmünün yer alması ve uygulamada toplum güvenliği bakımından tehlike” unsurunun kolluk güçlerinin insafına bırakılmış olması en büyük sorunlardan biridir. Hasta mahpuslarla ilgili tıbbi değerlendirmelerin esas alınması yerine, “toplum güvenliği bakımından tehlikelilik” unsuruna “ağır ve somut bir tehlike” kriterinin eklenmiş olması sorunu çözmekten uzak ve kabul edilemez bir yaklaşımdır. Nitekim aradan geçen birkaç yıl içinde uygulamada hiçbir şeyin değişmediğini göstermiştir. Hasta mahpusların sayısı artmış, tahliyeler azalmıştır.

Ayrıca, sağlık kurullarınca düzenlenen raporların Adli Tıp Kurumu’nca (ATK) onaylanmayıp ATK tarafından yeniden rapor düzenlenmesi de var olan sıkıntıları daha da artırmaktadır.

Aslında bu konudaki önemli bir sorun da mevcut kurumsal yapısı ve siyasi iktidara bağlılığı nedeniyle tarafsız davranamayan, bu nedenle de verdiği kararlarda bilimsel ve objektif kriterlere uygun değerlendirmeler yapmayan Adli Tıp Kurumu’nun halen resmi bilirkişi konumunu sürdürüyor olmasıdır. Dolayısıyla bağımsız konumda olmadığı açıkça ortada olan Adli Tıp Kurumu’nun resmi bilirkişilik uygulamasına son verilmediği sürece sorunlar devam edecektir.

Birleşmiş Milletler resmi belgesi olan ve üye ülkelerce de kabul edilen İstanbul Protokolü’nde “tutuklu ve hükümlü konumda da olsa her hastanın kendi doktorunu seçme ve raporlarının bağımsız bilirkişilerce hazırlanmasını isteme hakkı vardır”. Üniversite hastaneleri, eğitim araştırma hastaneleri, tam teşekküllü devlet hastaneleri, hasta mahpusların sağlık durumlarıyla ilgili objektif süreçler yürütüp raporlar hazırlayabilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 05 Mart 2013 tarihinde Gülay Çetin – Türkiye Kararı’nda ağır hastalık nedeniyle serbest bırakılabileceğine ilişkin hükümlerden, tutuklu olduğu için yararlandırılmaması nedeni ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) işkence yasağını düzenleyen 3. Maddesi ve ayrımcılık yasağını düzenleyen 14. Maddelerini ihlal ettiği gerekçesiyle Türkiye’yi mahkûm etmiştir. AİHM, ayrıca Hükümet’e de tutukluluk koşullarıyla ilgili düzenlemelerde her türlü insani önlemi almaları gerektiği önerisinde bulunmuş ve ATK’nın yeniden yapılandırılarak prosedürlerin basitleştirilmesi gerekliliği noktasında uyarılarda bulunmuştur.

Ancak Türkiye’de yargı organları AİHM’in vermiş olduğu bu karardan sonra da Anayasa’nın 90. Maddesi gereği bir iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere uymamakta, soruna ne insani ve vicdani açıdan ne de hukuki açıdan bakmaktadırlar. Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası birçok sözleşmede hastalar ve hasta mahpuslar için düzenlemeler mevcuttur ve Türkiye’deki mahkemeler ile idari organlar buna uymakla yükümlüdür.

Türkiye cezaevlerinden sürekli olarak gelen şikayet mektuplarında ve avukat başvurularında işkence ve kötü muamele ile ilgili güçlü iddiaların yanı sıra mahpusların hastalıklarının artarak ağırlaştığı belirtilmekte ve yardım istenmektedir. Özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra bu iddialar giderek artmıştır. Türkiye, BM İşkenceye Karşı Sözleşmenin Seçmeli Protokolü (OPCAT) onaylamış olup ulusal önleme mekanizması ile kanuni düzenleme yapmış ancak uygulamaya geçirmeyerek sözleşmeye aykırı davranmaktadır. 6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu 20 Nisan 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla birlikte işkence ve kötü muamele iddialarının incelenmesi ve önlenmesi görevi yani ulusal önleme mekanizması görevi Kurum’a verilmiştir. Bu konuda öncelikle belirtmek isteriz ki Kanun, BM Paris Prensipleri’ne uygun hazırlanmamış, bu konudaki düşüncelerimizi ve önerilerimizi TBMM İnsan hakları İnceleme Komisyonu’na ve Hükümete yazılı ve sözlü olarak aktarmıştık. Kurul üyeleri atanmış olup halen çalışmaya başlamamışlardır. Bu durum bile cezaevlerindeki tablonun ne kadar ağır olduğunu ortaya koymaktadır.

İnsan Hakları Derneği olarak:

  1. Öncelikle, Türkiye’deki mevzuatın uluslararası insan hakları hukukuna ve özel olarak da mahpus haklarına uygun hale getirilmesini,
  2. Başta İmralı F Tipi Hapishanesi olmak üzere tecridin kaldırılması ve cezaevlerinde insani yaşam standartlarının oluşturulmasını,
  3. Mahpusların sağlığa erişim haklarının sağlanması, koruyucu sağlık hizmetlerine önem verilmesi, hastalığı olanların tedavi olanaklarından yararlanmaları için gerekli önlemlerin alınması ve ağır hastalığı olanların derhal serbest bırakılmasını,
  4. Adli Tıp Kurumu’nun resmi bilirkişi olarak varlığına son verilmesi, bağımsız bilirkişilik kurumunun kabul edilmesi ve İstanbul Protokolü hükümlerinin uygulanmasını,
  5. Cezaevlerinin; sivil toplum kuruluşlarının, bağımsız izleme kurullarının, özel olarak da hasta mahpuslar sorunuyla ilgili olarak İHD, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Türk Tabipler Birliği (TTB) gibi kuruluşların denetimine açık hale getirilmesini, OPCAT’a uygun bağımsız ulusal önleme mekanizmasının kurulmasını,
  6. 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun cezanın infazının hastalık nedeniyle ertelenmesine ilişkin 16. Maddesi’nin ve ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm mahpuslarla ilgili 25. Maddenin ağır hasta mahpusların serbest bırakılmasını engelleyen hükümlerinin değiştirilmesi ve cezaevinde bulunan tüm ağır hasta mahpusların derhal serbest bırakılmasını,
  7. 17 Ağustos 2016 günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 671 sayılı OHAL KHK’sının 32. Maddesi ile 5275 sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a geçici 32. Madde eklenerek, adli suçluların büyük çoğunluğunun yararlanacağı şekilde şartla salıverme süresi 2/3’den ½’ye indirilmiş ve cezalarının son 1 yılı kalanların yararlanacağı denetimli serbestlikle ilgili düzenlemedeki süre, cezalarının son 2 yılı kalanlar biçiminde, genişletilerek adeta “örtülü OHAL affı “çıkarılmıştır. 671 sayılı KHK ile durum adli mahpuslar lehine değiştirilmiş, siyasi mahpuslar bakımından ise aynı bırakılarak ağırlaştırılmıştır. Siyasi iktidar bu uygulama ile kendi içinde kurduğu dengeyi(!) bile bozmuş ve böylece ayrımcılığı iyice artırmıştır. Suç ve cezaların infazı aşamasında yaratılan ayrımcılığın ortadan kaldırılması için TMK’nın 5. Maddesi’nin acilen kaldırılarak TMK’nın 3 ve 4. Maddelerine göre verilen suçlardaki yarı oranında artırım sona ermeli, TMK’nın 17. Maddesi’ne göre TMK kapsamında işlenen suçların infazında koşulu salıverme süresi olan ¾ oranı yeni KHK’daki gibi ½’ye çekilmeli, 5275 sayılı kanunun 107. Maddesi’nin 4. Fıkrası kaldırılarak ayrımcılık sona erdirilmelidir. TMK 17. Maddenin son fıkrası “Uzatılmış Ölüm Cezası” içerdiğinden ötürü bir an önce kaldırılmalıdır.
  8. Cezaevlerindeki başta işkence ve kötü muamele iddiaları olmak üzere hak ihlallerinin etkili bir şekilde soruşturulmasını ve sorumluların yargı önüne çıkarılmasını,
  9. Bugüne kadar cezaevlerinde yaşamını yitiren hasta mahpuslarla ilgili olarak etkin bir soruşturma yapılarak ihmal ve sorumluluğu olanlar hakkında cezai yaptırımların uygulanmasını talep ediyoruz.

Raporun Tamamı: 2016-2017_yılı_hapishaneler_raporu

Güncellenmiş Hasta Mahpuslar Listesihasta_mahpuslar_listesi_2_agustos