İnsan Hakları Savunucularının Kendi Kaynaklarıyla Güçlendirilmesi Projesi Durum Analizi Raporu

2669

      

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARININ KENDİ KAYNAKLARIYLA GÜÇLENDİRİLMESİ PROJESİ

7 BÖLGESEL DESTEK MASASI, YEREL UZMANLAR VE PROJE KOORDİNATÖRÜNÜN YAPMIŞ OLDUĞU ARAŞTIRMALARIN (Grup Toplantıları, STK ile yapılan görüşmeler, İHD Şube ve Temsilciliklerle Yapılan Görüşmeler, Medya Taramaları, Kamu İdaresinden Talep Edilen Bilgiler) SONUCUNDA 7 BÖLGENİN ARAŞTIRMA RAPORU BİRLEŞTİRİLEREK BU “DURUM ANALİZİ” RAPORU ORTAYA ÇIKARILMIŞTIR. BU RAPORUN ÖZELLİKLE MEDYA TARAMALARINA VE YAZIMINA ve GRAFİK VE TASARIMINA DESTEK VEREN İST. ÜNV. SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ ÖĞRENCİSİ NAZLI DENİZ DİNÇER’E TEŞEKKÜR EDERİZ.

GİRİŞ

İnsan haklarını korumada iki temel güce gereksinim duyulduğu genellikle kabul edilir.

Bu iki güç,

           

a) Hukukun gücü, başka bir anlatımla hukuk yoluyla koruma,

           

b) Demokratik kamuoyu gücü ya da demokratik kamuoyu yoluyla koruma olarak adlandırılabilir.

Yazımızda, hukuk yoluyla korumadaki ulusal ve ulusal üstü mekanizmaların ve usullerin neler olduğuna kısaca değinecek, demokratik kamuoyu gücü kavramı altında, insan hakları örgütlerinin özelde de İHD’nin 16 yıllık pratiğini değerlendirmeye çalışacağız.

İnsan haklarının hukuk yoluyla korunması:

Bilindiği gibi İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin Başlangıç maddesinde, hukuk düzeninden söz edilir. Bu dünyadaki eşitsizliklerin giderilmesi, insanların şiddet araçlarını da kullanarak başkaldırı yolunu seçmemesi ve savaşların ortadan kaldırılması için bir koşul olarak görülür. İnsanlar dünyanın her yerinde Bildiri’de yer alan haklara, özgürlüklere sahip olacaklar ve bu hak ve özgürlükleri hukuk düzeni tarafından korunacak, böylece insan olma onuruna sahip olmak bakımından hem eşitlik sağlanacak hem de hakları ve özgürlükleri tanınmış, tanımlanmış ve kullanılması güvence altına alınmış olacaktır. Bildiri içeriğindeki hukuk düzenine ilişkin maddeler ile başlangıç maddesindeki, “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmak zorunda kalmaması için insan haklarının hukuk düzeni ile korunmasının temel bir gereklilik olmasını bu çerçevede yorumlamak gerekir.

İnsan haklarının hukuk yoluyla korunmasında iç hukuk ve ulusal üstü hukuk ayrımını da yapmak durumundayız. Böyle olması da doğal karşılanmalı. İnsan haklarının evrenselliği genel kabul görmüş bir tezdir. İnsan hakları hiçbir ülkenin iç sorunu olarak görülmemesi, tüm dünyada insan haklarının korunması ve gözetilmesi anlamana gelmektedir. Belirtilen durumda, evrensel ölçekte, bölgesel ölçekte, sözleşme ve mekanizmalarla insan haklarının hukuk yoluyla korunmasından söz edebiliriz. İç hukuk bakımından koruma, insan haklarının iç hukuktaki düzenlemelerle korunmasını gündeme getirir. Bu en başta, o ülkenin hukuk düzeninin “insan hakkı” olarak kabul edilen hakları bir biçimde tanıması ile olanaklıdır. Ya maddi yasalarda hakların yansıtılması ya da taraf olunan sözleşmelerdeki hakların doğrudan doğruya uygulanması yoluyla mümkün olabilecektir. Ancak bu noktada, iç hukuk düzeninin insan haklarını ve temel özgürlükleri korumaya elverişli, etkin örgütlenmesi önem taşır. Hukuk korumasına, maddi yasalar ile ilgili boyutu yanında yargının öne çıkan özelliği nedeniyle yargısal koruma da diyebiliriz. Bağımsız ve tarafsız yargı temeldir.   

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, insan haklarının hukuk yoluyla korunmasında bölgesel korumaya örnek olarak gösterebiliriz. Sözleşmenin yapılandırdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi örneğin Türkiye kamuoyu tarafından bilinmektedir. Herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı giderek artan bir ilgi ile, iç hukukta sorununa çözüm bulamadığında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaktan söz edebiliyor. Bu yolu artı güvence olarak görüyor. Yine bölgesel bir sözleşme olan Avrupa İşkencenin Önlenmesi Sözleşmesi çerçevesinde İşkenceyi Önleme Komitesi, yargısal koruma dışında, yarı yargısal organlar tarafından insan haklarının korunmasında önemli işlevleri olan bir mekanizmadır. Özellikle Türkiye’deki ölüm oruçları dönemindeki ziyaretlerinde, gözaltı birimlerine yaptığı baskınlar ve hazırladığı raporlarla, Komite etkisini göstermiştir.

Birleşmiş Milletler ekseninde de hukuk yoluyla koruma mekanizmaları bulunmakta. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşme çerçevesinde oluşturulan, İnsan Hakları Komitesi, Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi çerçevesinde Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Önlenmesi Sözleşmesi çerçevesinde Irk Ayrımcılığının Önlenmesi Komitesi, Kadınlara Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşme çerçevesinde Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, İşkence ve Diğer Acımasız, İnsanlık Dışı ve Onur Kırıcı Muamele veya Cezalandırmaya Karşı Sözleşme çerçevesinde İşkenceye Karşı Komite ve Çocuk Hakları Sözleşmesi çerçevesinde Çocuk Hakları Komitesi’ni bu çerçevede sayabiliriz.            

İnsan haklarının kamuoyu gücüyle korunması:

İnsan haklarının korunmasında, insan haklarının bilgiye dayalı olarak kavranmasının önemi yadsınamaz. İnsan haklarını bilgiye dayalı olarak kavrayabilmek, ilk bakışta “okulu” akla getirebilir. Kuşkusuz her yaş grubundan insanın eğitimi ve özellikle çocukların insan hakları eğitimi önemlidir ve bu konuda geliştirilmiş teknikler de bulunmaktadır. Ancak Türkiye örneğinde olduğu gibi, devletlerin okullardaki insan hakları eğitimi ile ilgili programlarında ciddi sorunlarla karşılaşma riski bulunmaktadır. Seçilen kitaplardaki insan hakları anlayışı tek bir anlayıştır. Neredeyse birbirinin kopyası ders kitapları bulunmaktadır. Üstelik ders kitapları, vatandaşlık ve insan hakları dersi olarak verilmekte, vatandaşlık bölümü tamamen militarist zihniyeti çocuklara aşılamaya yönelik bir içerik taşımaktadır. Okullarda, vatandaşlık derslerinde ödevlerden söz edilmektedir. Askerlik yapmak, vergi vermek ödevlerinden. Ayrıca, içeriği yurttaşlar tarafından bilinmeyen milli güç unsurları, milli güvenlik, milli güvenlik siyaset belgesi gibi kavramlar ezberletilmeye çalışılmaktadır. Üstelik, çerçevesi 12 Eylül Askeri Darbesi ile çizilmiş anti demokratik, otoriter özellikli Anayasa ve yasaların ne denli demokratik bir içeriğe sahip oldukları ve insan haklarına ne denli saygılı bir sisteme sahip olduğumuz çocuklara aşılanmaya çalışılmaktadır. Durum böyle olmasına karşın, kimi insan hakları belgelerinin bilgisinin verilmesi, kimi araştırma konularının ve soruların çocuklara ödev olarak verilmesi, çocukları ve velileri araştırmaya sevk etmektedir. Bu durum çocukların haklar ve özgürlüklerin bilgisine ulaşma olanağını artırmakta, radyo ve televizyonlara yansıyan olaylarla o belgelerdeki hakları ve özgürlükleri karşılaştırarak uygulamalara yönelik soru sormalarına yol açmaktadır.         

İnsan haklarının korunması için, tek başına devletlerin hukuk düzenlerini insan haklarına dayandırması yetmemektedir. O devletlerin yurttaşlarının, haklarının ve özgürlüklerinin bilincine sahip olması gerekir. Dolayısıyla, hakların ve özgürlüklerin çıplak bilgisine sahip olmaktan değil, kavramadan söz etmek durumundayız. Bu ise, “tek başına okulda öğrenilen şey” olmaktan çıkarır insan haklarını..,

İnsan haklarının kamuoyu gücüyle korunmasını iki boyutlu düşünmek durumundayız: her bir ülkenin iç kamuoyu ve uluslararası kamuoyu. Türkiye’de de dünyada da insan haklarının kamuoyu vardır. Özel olarak insan hakları konularına duyarlı ve bu konulardaki gelişmeleri izleyen, örgütlenen, tepkiler ortaya koyan bir kamuoyu her iki alanda da bulunmaktadır. Bu da insan haklarının evrenselliği tezine uygun bir gelişmedir. Örnek olsun, tüm dünyada yaygın örgütlenmesi ve belirli hak kategorilerinde ısrarlı, sürekli ve düzenli çalışmalarıyla Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü), FIDH (Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu), Artıcle 19, Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü), IHF (Uluslararası Helsinki Federasyonu) sayılabilir… Bu ve benzeri örgütlerin Birleşmiş Milletler organlarında Birleşmiş Milletler Şartı’ndan kaynaklı danışmanlık statüleri de bulunmaktadır. Aynı şekilde her bir ülkede de ulusal insan hakları örgütleri bulunmaktadır. İnsan hakları örgütlerinin insan hakları belgelerine yansımış konumlarını çeşitli belgelerde görebiliriz. AGİT 1991 Moskova Belgesi, BM Viyana İnsan Hakları Konferansı Belgesi (1993), BM İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi (1998) sayılabilir.    

Türkiye insan hakları hareketi

Türkiye’de insan hakları alanındaki ilk örgütlenmeler, 1940’lı ve 60’lı yıllara dayanıyor. Üç ay gibi kısa ömürlü oldu bu örgütler. 12 Eylül 1980 darbesi ile tüm Türkiye’de sıkıyönetim ilan edildi. Dernekler, siyasi partiler, sendikalar kapatıldı. 650 bin kişi gözaltına alındı. İşkence sonucu 123 kişi yaşamını yitirdi. İşte bu koşullarda, tutuklu ve hükümlü aileleri cezaevlerinde yaşanan sorunlardan kaynaklı olarak harekete geçtiler. Bir arayış başlamıştı. Yeni bir örgütlenmeye gidilmeliydi. Başta işkence olmak üzere cezaevleri sorunları ile ilgilenecek bir örgütlenme. Giderek bu arayış, avukatları, hekimleri, gazetecileri, akademisyenleri, yazarları kapsadı. Yıl 1985 idi ve tüm bir yıl boyunca, özellikle Ankara ve İstanbul’da tartışmalar yoğunlaştı. Öncelikle dernek modelinde bir örgütlenme konusunda ortak görüş oluştu. İkinci olarak, bu örgütün ilgi alanı yalnızca cezaevi ve yalnızca işkence ile sınırlı olmayacaktı. Bu bir insan hakları örgütü olmalıydı ve tüm insan hakları alanlarını ilgi alanında tutmalıydı. Üçüncü ve temel tartışma noktalarından birisini, dernek formatındaki örgütlenmenin şubeli mi olacağı yoksa sınırlı sayıda kurucu ve üyesinin bulunduğu bir modelde mi örgütleneceğiydi? Bu tartışma da aşıldı. Şubeli, dolayısıyla yaygın örgütlenmeye dayalı ve çok üyeli bir yapısı olmalıydı bu derneğin. Adı, Ankara’da Onur İş Hanında, Ekin Bilar’ın bürosunda geniş katılımlı bir toplantıda kondu. “İnsan Haklarını Koruma Derneği” “İnsan Haklarını Savunma Derneği”, gibi sıfatları içeren öneriler tartışıldı. İnsan Hakları Derneği adında karar kılındı. İşlemlerini tamamlayan 98 kişi, kurucu sıfatını kazandı. 17 Temmuz 1986 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na verilen dilekçe ile İHD tüzel kişilik kazandı. İçişleri Bakanlığı, insan hakları gibi geniş bir alanda dernek kurulamayacağını, 2908 sayılı yasanın 1. maddesinde tek bir amaç için dernek kurulabileceğini, oysa İHD’nin amacının çok geniş, genel ve soyut olduğu belirtiliyordu. İtirazlar aşıldı. Derneğin amacı tüzüğünün 2. maddesinde şöyle belirlendi: “derneğin tek ve belirli amacı, ‘insan hak ve özgürlükleri’ konusunda çalışmalar yapmaktır.” İnsan hakları kavramının Türkiye’de popüler bir kavram olarak duyulmaya başlanacağı bir süreç başlamıştı. Çok hızlı bir gelişme kaydedildi şubeleşme yolunda. Örneğin, 1988 yılında 16 şube birden kuruluyordu. Paneller, sempozyumlar, protesto gösterileri, raporlar düzenliyordu İHD. İHD, 1989 yılında çok önemli bir kurumun Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın kurulması kararını alıyordu. Vakıf, işkence görenlerin tedavisi ile uğraşan bir uzmanlık örgütü olacaktı. Nitekim öyle de oldu. Alanında tüm dünyada tanınan bir örgüt yaratılmıştı böylece. İHD, 1987 ve 1999 yıllarında iki kez ölüm cezasına karşı kampanya düzenledi. Dört kez düşünceye özgürlük, iki kez DGM’ler kapatılsın, iki kez genel af, iki kez barış, bir kez kayıplar bulunsun, bir kez 1402’likler kampanyası düzenledi.    

28 yıl boyunca, yalnızca genel merkez etkinliği olarak tam 86 değişik konulu, konferans, kurultay, sempozyum, panel, yürüyüş, gece düzenledi.           

Her yıl insan hakları raporları yayınladı. Aylık bültenler ve 30’a yakın kitap yayınladı.

Avukatlar için 1994 yılında “Hukukçuların Bireysel Başvuru Hakkı Açısından Eğitimi”, 1995 ve 1996 yılında öğretmenler için, “Eğiticilerin Eğitimi”, 1999-2000 “İnsan Hakları Aktivistlerinin Eğitimi”, 2001-2002 “Mülteci Hakları”, 2009-2010, “Kadına Karşı Şiddette Yargının Rolü” 2010 projelerini uyguladı. Halen devam eden “İnsan Hakları Savunucularının Kendi Kaynaklarıyla Güçlendirilmesi” projesi            kapsamında bu yazı, durum analizi raporu için hazırlanmaktadır. 

Türkiye’deki belli başlı ulusal insan hakları örgütlerini, İHD (1986), TİHV (1990), Mazlum-Der (1990) ve TİHAK (1999) olarak sayabiliriz.

           

İHD’nin Örgütlenme modeli ve çalışma tarzı:

Genel Kurul en yüksek organdır. Şubelerde üyeler ve Genel Merkez’de ise delegelerin katılımından oluşur. Genel Kurullar iki yılda bir gerçekleştirilir. Bu toplantılarda yeni dönem yönetim kurulları seçilir. Genel Merkez Genel Kuruluna seçilen delegeler, şube üye sayısına göre belirlenir. Her 15 üyeye bir delege gelecek şekilde sayı belirlenir. Şu anda delege sayısı yaklaşık 750’dir. İHD Genel Kurullarına delegelerin katılım oranı yaklaşık %70’dir. Şubelerde 7 kişilik yönetim kurulu bulunur. Genel Merkez Genel Yönetim Kurulu 35 kişiden oluşur. Bu üyelerin 15’i Merkez Yürütme Kurulu üyesidir. Bir genel başkan, dötr genel başkan yardımcısı, bir genel sekreter, üç genel sekreter yardımcısı ve bir sayman Genel Yönetim Kurulu tarafından merkez yürütme kurulu üyeleri arasından seçilir. Coğrafi esasa göre 7 bölge temsilcisi de Genel Yönetim Kurulu tarafından seçilir. Bölge temsilcileri şubeler arasındaki ve şubelerin genel merkezle eşgüdümünü sağlarlar. Bölge temsilcileri yılda birkaç kez bölge toplantıları düzenler. Şubelerde genel üye toplantıları yılda birkaç kez gerçekleştirilir. Bu toplantılarda, derneğin sorunları ile güncel insan hakları sorunları tartışılır. Üyeler resmi ya da resmi olmayan toplantılarda söz hakkına sahiptir ve bu konuda herhangi bir sınırlama söz konusu değildir.        

Şubelerde ve Genel Merkezde üyelerin katılımı ile komisyon örgütlenmesi bulunmaktadır. Komisyonların sayısı her şubenin durumuna göre ve şube yönetim kurullarının kararları sonucu belirlenir. Bir kaç üye bir araya gelerek belirli bir insan hakları konusunda komisyon oluşturmak istediğinde buna olumsuz yanıt verilmez. En yaygın komisyonlar, işkence ve cezaevleri komisyonlarıdır. Çalışma yaşamı, çevre, kadın, çocuk, göç, mülteci hakları, ayrımcılık konularında komisyonlar bulunmaktadır.       

İHD, insan hakları ile ilgili bir ihlal bilgisini hangi yolla edinirse edinsin, olayı araştırır. Gerektiğinde olay mahalline heyetler oluşturarak gider. Sonucunu bir raporla duyurur. Çeşitli insan hakları ihlallerini ya raporla, ya açık ya da kapalı mekanlarda protesto edebilir. Bütün mücadele biçimleri barışçıldır. Şiddeti reddeder. İl ve ilçelerde, insan hakları sorunlarını gerektiğinde Vali, Kaymakam, Emniyet Müdürü ya da askeri yetkililerle ve yerel yönetim yetkilileri ile görüşerek dile getirir.        

İHD bünyesinde, İnsan Hakları Kütüphanesi, İnsan Hakları Araştırma ve Geliştirme Merkezi ve İktisadi İşletme kurulmuştur. Ancak her iki oluşumda kapatılmıştır. 

2010 yılında İnsan Hakları Akademisi kurulmuş olup faaliyetlerine devam etmektedir.

Üye profili:

İHD’nin yaklaşık 8 bin üyesi bulunmaktadır. Şube sayısı bugün itibariyle 30’dur. Üyelerin %38’i kadındır. Üyelerin %55’i 25-40 yaş grubundadır. Üyelerin %50’si üniversite mezunudur. Üyeler gelir düzeyi itibariyle, orta, alt gelir grubuna dahildir. Üyelere dünya görüşleri ve dini inançları sorulmamakla birlikte genellikle sol siyasal eğilim taşıdıkları ve laik bir çizgide oldukları gerçekçi bir değerlendirme sayılabilir.            

Gelir kaynakları:

İHD, ilke olarak hükümetlerden, devletlerden ve siyasal partilerden maddi destek ve yardım almamaktadır. Gelirleri üye aidatları ve bağışlardan olmaktadır. Genel Merkezi ve şubelerinin maddi açıdan kronik bir yoksulluk içersinde olduğu bilinmektedir. İHD yönetici organlarında görev yapanların tümü gönüllü olarak zamanlarını ve emeklerini vermektedir. İHD’den herhangi bir ücret almadıkları gibi, çoğu kez kendi kişisel bütçelerinden de İHD’ye katkı sunmaktadırlar. İHD son derece kısıtlı bütçe ve olanaklarla faaliyetini sürdürmektedir. İHD devlet ve hükümetlerden yardım almama ilkesine Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi, devletler üstü ya da devletlerarası topluluklar konusunda istisna getirmektedir. Bu kuruluşların insan hakları fonlarından, kendisinin hazırlayacağı projeleri gerçekleştirmek için yardım almayı reddetmemektedir. Bu konuyla ilgili olarak, 1994, 1995, 1996, 2009, 2010, 2012 yıllarında Avrupa Birliği’ne sunduğu projeleri gerçekleştirmiş ve bu projeler karşılığı maddi yardım da almıştır.  

Ulusal ve uluslararası ilişkiler:

İHD, hükümetlerden, siyasi parti ve örgütlerden bağımsız bir insan hakları örgütüdür. Ülke içinde, demokratik kitle örgütleri (TMMOB, TTB gibi kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütleri ile, sendikalar ve çeşitli derneklerle) ve özellikle sol siyasal örgütlerle ilişki ve iletişim halindedir. Çeşitli insan hakları sorunları konularında, ortak basın toplantılarına imza atmakta, miting ya da toplantılarda ortak tutumlar alabilmektedir. Türkiye’deki diğer insan hakları örgütleriyle, örneğin TİHV, Mazlum-Der ve Helsinki Yurttaşlar Derneği ile de yakın ilişki içersindedir. TİHV ile organik ilişki içersindedir. Kurucular Kurulunda kurucu sıfatıyla temsil edilmektedir. TİHV ile her yıl Türkiye İnsan Hakları Konferansları gerçekleştirmektedir. Ayrıca her yıl 10 Aralık İnsan Hakları haftası etkinliklerini İHD-TİHV birlikte başlatmaktadır.

Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD), İnsan Hakları Derneği (İHD), İnsan Hakları ve Mazlumlarla Dayanışma Derneği (MAZLUMDER), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi tarafından İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) kurulmuştur, İHOP, bağımsız bir Platformdur. TİHV, 2007 yılında, MAZLUMDER, 2009 yılında İHOP Yönetim Kurulundan ayrılmıştır. 2013 yılında İnsan Hakları Araştırmaları Derneği (İHAD) İHOP’a katılarak Yönetim Kurulunda temsil edilmektedir.

             

Uluslararası Af örgütü ve İnsan Hakları Federasyonu ve Human Rigts Watch  ve EUROMED ile yakın ilişki ve iletişim halindedir.           

İHD’nin ilkeleri

İnsan Hakları Derneği, 16-17 Kasım 2002 tarihli Genel Kurulu’nda Tüzüğünün 2. maddesine (b) fıkrası eklemiş ve “İlkeleri”ni sıralamıştır. Buna göre İHD,    

1. Hükümet dışı, gönüllü bir insan hakları kuruluşudur.      

2. Devletlerden, hükümetlerden ve siyasi partilerden bağımsız bir örgüttür.        

3. İnsan haklarının evrenselliğini ve bölünmezliğini savunmaktadır.       

4. Irk, dil, din, renk, cinsiyet, siyasi görüş ve benzeri nedenlerle yapılan her türlü ayrımcılığa karşı mücadele eder.

5. Her koşulda ve dünyanın her yerinde ölüm cezasına karşıdır.   

6. Her yerde ve her koşulda, kime yapılırsa yapılsın işkenceye karşı çıkar.          

7. Herkes için, her yerde ve koşulda adil yargılanma ve savunma hakkını savunur. 

8. Her zaman ve her koşulda savaşa ve militarizme karşıdır; barış hakkını savunur.

9. İfade özgürlüğünü koşulsuz ve sınırsız olarak savunur.  

10. Düşünce ve inanç özgürlüğünü dokunulmaz bir hak olarak görür. Koşulsuz ve sınırsız bir şekilde savunur.

11. Örgütlenme özgürlüğünü savunur.            

12. Ezilen birey, cins, sınıf, halkın/ulusun hakları için mücadele eder.    

13. Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını savunur.    

14. İnsancıl hukuku savunur.

           

İnsan hakları derneği, kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel haklar ile dayanışma haklarını bir bütün olarak benimser ve savunur.       

İHD’nin ve sivil insan hakları hareketlerinin devlet üzerine etkileri

İHD’nin çok kısa bir zamanda tanınan bir örgüt olması ve ardından gerçekleştirdiği etkinlikler ve insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak sesini yükseltmesinin ardından, 1990 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde İnsan hakları İnceleme Komisyonu oluşturuldu. 1991 seçimlerine giderken DYP seçim bildirgesine, İnsan Hakları Bakanlığı vaadini koydu. 1992’de İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı kuruldu. 1995 yılında İHD Kayıplar Bulunsun Kampanyası başlattı. Aynı tarihte Cumartesi Anneleri hareketinin alt yapısı oluşturulmuştu. İçişleri Bakanlığı bünyesinde bu sürekli etkinliklerin ardından Gözaltı İzleme Birimleri oluşturuldu. 1997 yılında İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu oluşturuldu. Okullarda insan hakları dersleri konuldu. 2001 yılında Başbakanlığa bağlı İnsan Hakları Başkanlığı kuruldu. 2001 yılında her il ve ilçede (81 il ve 831 ilçede) İnsan Hakları Kurulları oluşturuldu. Tüm bu oluşumların gerçekleştirilmesinde Türkiye insan hakları hareketinin ve özellikle İHD’nin etkilerini hesaba katmak gerekir.            

Baskılar:

İHD, 16 yıllık pratiğinde çeşitli baskılarla karşılaştı. 14 yöneticisi ve üyesi öldürüldü. Genel Başkanı Akın Birdal 12 Mayıs 1998’de dernek merkezinde silahlı saldırıya uğradı. Öldürülmek istendi. Vücuduna 7 kurşun isabet etti. Kimi “andıç” belgelerinde İHD susturulması ve etkisizleştirilmesi için hedef gösterildi. Yönetici ve üyeleri çeşitli barışçıl toplantılarda görüşlerini açıkladıkları için gözaltına alındı, tutuklandı. Son iki yıldır, çok dikkat çekici bir şekilde yargı baskısı uygulanmaya başlandı. Baskının boyutları için geçmişten gelerek birkaç örnek vermek isterim;

2000 yılı Kasım ve Aralık aylarında 6 şubemiz geçici olarak kapatıldı. Kapatma süresi 10 günle 17 arasında değişti. Yargısal süreçler çok yoğun bir şekilde işletildi. Örneğin dönemin Diyarbakır şube başkanı Osman Baydemir hakkında, basın açıklamaları nedeniyle 2000-2001 yıllarında toplam 150 ceza soruşturması ve davaları açıldı.

İstanbul şube başkanı Eren Keskin hakkında 90 civarında dava açıldı.

İzmir şube yöneticileri hakkında 70 civarında dava açıldı.

Tüm davalar düşünce açıklamaları nedeniyledir.

İHD Genel Merkezi hakkında Anadolu Ajansı’nın 2000 yılında ki bir haberi üzerine soruşturma açıldı. Tüm belgelerine ve bilgisayarlarına el konuldu. Anadolu Ajansı haberini bir hafta sonra düzeltti ve İHD’nin adının haberde “sehven” geçtiğini duyurdu.

En son Ağustos 2002’de, Bingöl Cumhuriyet savcılığı, işkencenin önlenmesi için İçişleri Bakanlığı’na İHD adına verilen dilekçe için, Genel Başkan ve Genel Sekreter hakkında ceza soruşturması açtı.

2009 yılında başlayan KCK operasyonlarından İHD de nasibini aldı, her operasyonda bir yada birkaç İHD aktivisti tutuklanarak cezaevine konuldu. 2009-2014 yılları arasında 18 İHD aktivisti İnsan hakları mücadelesinde ki çalışmaları nedeniyle tutuklanmıştır. (Genel Başkan Yardımcımız Muharrem Erbey 4 yıl hapiste tutulduktan sonra serbest bırakılmıştır. Siirt ve Mersin şube başkanlarımız tutuklanmış ve birer yıla yakın tutuklu kalarak tahliye edilmişlerdir.) Tahliye edilen aktivistlerin mahkemeleri devam etmektedir.

24 Ocak 2013’te, İHD MYK üyesi Avukat Hasan Anlar, İHD Ankara Şube Başkanı Avukat Halil İbrahim Vargün, İHD Ankara Şube eski Başkanı Avukat Filiz Kalaycı ve İHD üyesi Avukat Murat Vargün yargılandıkları, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin (CMK 250. Madde ile görevli) 2009/309 E sayılı davasında, 24 Ocak 2013 günü görülen duruşmasında, ağır cezalara çarptırıldı. Av. Filiz Kalaycı’ya 7 yıl 6 ay, Av. Hasan Anlar’a, Av. Halil İbrahim Vargün’e, Av. Murat Vargün’e 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

Son yıllardaki baskı, “yargı gölgesi” olarak nitelenebilir. 28 yıl içersinde yasalara aykırı faaliyette bulunma gerekçesiyle mahkemelerce feshine karar verilen tek bir şubemiz bulunmamaktadır.       

1994-1995 yıllarında Türkiye’nin pek çok yerinde polis gösterilerinde “kahrolsun insan hakları” sloganları atıldı. Pek çok devlet yetkilisi, insan hakları savunucularını ve İHD’yi teröre, bölücülüğe destek vermekle suçladı.   

Baskılarda yazılı ve görsel basın önemli bir rol oynadı. Sonradan, “andıç” doğrultusunda hareket ettiği anlaşılan kimi basın yayın organları, 1998 yılında manşetten Akın Birdal’ı hedef gösteriyordu. Tam da bu yayınlar sırasında Akın Birdal’a suikast düzenlendi. Medyanın İHD etkinliklerine yaklaşımı, ya “yok sayma” biçiminde oldu ya da olumsuzluğu çağrıştıran haber ve yorumlarla İHD’den bahsedildi. Bu aslında devlet politikasına paralel bir tutumdu. İHD etkinliklerine genellikle sol basın ve eğer inanç özgürlüğü alanında bir etkinliği söz konusu olmuşsa “islami basın” yer verdi. Bazı köşe yazarları ise, İHD’yi özellikle “terör” ve özellikle “bölücü” akımlarla birlikte anma çabası içersine girdi.        

İnsan haklarının Türkiye’de tanıtılması konunda hiçbir yayın yapmayan kimi basın-yayın organları, insan hakları konusunu “kriminal” bir kavram olarak ele aldılar. Dolayısıyla İHD ve insan hakları konuları hakkında “tehlikeli” imajı yaratılmak istendi. Tüm otoriter sistemlerde aslında bu tür senaryolar yazılmaktadır. Gerçekte, yazılan senaryoda anlatılan insan hakları savunucularının ve örgütlerinin öyküsü değildir. Af Örgütü bir zamanlar, emperyalizmin-kapitalizmin bir uzantısı olarak niteleniyordu kimi ülkelerde, kimi zaman da komünizmin uzantısı. Türkiye’de de otoriter sistem yanlıları, insan hakları savunucuları hakkında böyle bir imajın yaratılması, böylelikle kamuoyunda insan hakları bilincinin yerleşmesine engel olma çizgisini izlediler. “Yok sayma” politikası halen sürmektedir. Örneğin, son yılların güncel konusu olan AB süreci ile ilgili olarak çeşitli yayınlar yapılmıştır. AB Kopenhag Siyasi Kriterleri açısından Türkiye’nin hukuk mevzuatını bir bütün olarak analiz eden tek çalışma, 1999 Helsinki Zirvesinden bu yana halâ İHD’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri ve Türkiye (Mevzuat Taraması) çalışması olduğu halde hiçbir yayın organında sözü edilmedi ve edilmiyor. Oysa tüm süreç orada ortaya konan artılar ve eksiklikler doğrultusunda gelişiyor. Ölüm cezası, işkence, kültürel haklar, ifade özgürlüğü ve benzeri insan hakları sorunları konusunda 16 yıldır olağanüstü bir çaba harcayan İHD’nin görüşlerine içerde başvurulmuyor, açıklama ve değerlendirmelerine yer verilmiyor, ama bu konularda başkasının hak ve özgürlüğü için bir tek gün çaba göstermemiş örgütlerin değerlendirmeleri gündeme getiriliyor. Oysa AB ilerleme raporlarında yer alan her konu, öncelikle Türkiye’de insan hakları savunucuları ve onların örgütlü güçleri tarafından gündeme getirilmektedir. İlerleme raporunda yer alıp da İHD’nin bilgisinin olmadığı ve üzerinde görüş açıklamadığı, rapor etmediği hiçbir konu bulunmamaktadır. Raporlar İHD açısından sürpriz değildir. Devlet organlarının “yok sayma” politikasının ikinci yüzü ise, tüm projeksiyonların İHD üzerine çevrili olması gerçeğidir. Bunun böyle olduğunu biz de devlet organları da bilmektedir. Çünkü, İHD’nin olmamış olayları değil, gerçekleşmiş olayları rapor ettiğini yetkili makamlar bilmektedir.                 

Liberal Düşünce Topluluğu’nun 15/30 Ekim 2002 tarihlerinde yaptığı ve 3 Aralık 2002 tarihinde kamuoyuna açıkladığı kamuoyu araştırma raporuna da değinmek isterim. Bu çalışmada 15 ilde, 3060 kişi ile görüşülmüştür. Buna göre ülke içinde en tanınmış insan hakları örgütü İHD’dir. İHD, çalışmaları olumlu bulunan örgütler arasında da en yüksek oyu alarak ilk sırada yer almaktadır.  

İnsan hakları hareketinin sorunları:

Türkiye insan hakları hareketinin pek çok sorunları bulunmaktadır. Yasaların ve uygulamanın anti demokratik özellikleri yanında ve bunun da etkisi ile, örgütlenme özgürlüğünün kullanımına ilişkin genel olumsuzlukları Türkiye insan hakları hareketi de yaşamaktadır. Tek başına baskı altında çalışıyor olmak açıklayıcı olamamaktadır. Örneğin, insan hakları örgütleri mali açıdan son derece cılız örgütlerdir. Yurttaşlarımız genel bir zaaf olarak kendi gönüllü örgütlülüklerine olan mali ödevlerini yerine getirmede ihmalkar davranabiliyorlar. Genel bir eğilim olarak eleştiri hakkını kullanma alışkanlığı bulunmakla birlikte, ödev alışkanlığı, özellikle mali konularda, neredeyse yok denecek kadar cılızdır. Üyelerinin katkısı ve katılımı ile mali sorunların çözümü yerine, o anda yönetici organda görev yapanlara, mali sorunların çözümü de havale edilebilmektedir. Üyelere ulaşma ve onların etkinliklere anlamlı sayıda katılımını sağlama konusunda da ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Örneğin İHD, son dört yıldır, üye ilişkileri eylem planını uygulamaktadır. Burada amaç, İnsan Hakları Derneğini üyesine ulaşabilir kılmaktır. Üyelerimize ulaşabileceğimiz her tür adres (posta kutusu, e-mail adresi, telefon, faks dahil) temin edilmeye çalışılmaktadır. Türkiye demokrasisinin genel zaaflarından birisi de örgütlü toplum kültürünün yerleşememiş olmasıdır. Bu kültürün yansımalarını insan hakları örgütlerinde de görebiliyoruz. Üretilen ürünlerin ve belirli insan hakları sorunlarına ilişkin tutumların üyelere ve kamuoyuna iletiminde çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Yazılı ve görsel basın (birkaç istisnayı minnetle anmak isterim, günlük gazetelerden Evrensel ve Özgür Gündem, internet sitelerinden Bianet, Minidev ve Sansürsüz Com ile DİHA Haber Ajansı) insan hakları örgütlerinin etkinlik ve değerlendirmelerine yer vermektedir. Dolayısıyla kamuoyuna ulaşmada zorluklar yaşanmaktadır. Bu konuda bir değerlendirmeyi de sunmak gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aradan 5 yıl geçtikten sonra köy boşaltma eylemleriyle ilgili peş peşe kararlar verdi. Basın, bu ihlal kararlarını hayretle yazdı. Ama bu kararlara esas teşkil eden köy boşaltma olaylarını 1990-1998 yıllarında İHD açıklıyordu. Hatta İHD 1994 yılında köy boşaltmaları kitap halinde yayınladı ve İHD yöneticileri DGM’lerde yargılanıp beraat ettiler. Aradan 5 yıl sonra “aa, AİHM yine mahkum etti” diye haber vermek biraz garip değil mi?

Türkiye insan hakları hareketi, bugüne değin, cesareti ile göze çarptı. Ama yalnızca cesaretle gerçekleri açıklamak yetmemektedir. Kendi iç bünyesinde ve hareketin çeşitli kolları ile daha düzenli, sistemli ilişkileri geliştirmek durumundadır. Bu konuda İHD, TİHV, Mazlum-Der aralarındaki iletişimi güçlendirme doğrultusunda periyodik toplantılar yapmaya başlamışlardır. Zaman zaman, aralarına Af Örgütü Türkiye temsilciliğini de alarak, özellikle yurtdışı olaylar ve genel olarak işkence ve ölüm cezası konularında ortak tutumlar geliştirebilmektedirler. İnsan hakları hareketi, insan hakları alanında yeterli ölçüde akademik destekten yararlanmada eksikleri bulunmaktadır. Her ne kadar yönetici organlarında da akademisyenler bulunsa da, fikri düzeydeki İHD- TİHV İnsan Hakları Konferansları serisi daha yetkinleştirilebilir. İnsan hakları örgütlerinin, insan haklarının tanıtılmasında ve insan hakları bilincinin geliştirilmesinde, ihlallerin gizli ve bireyin bireysel sorunu olarak kalmayıp kamuya mal edilmesinde olağanüstü katkıları bulunmakla birlikte, kendi iç örgütlülük seviyelerini daha işlevsel kılma sorunları da bulunmaktadır.       

İnsan hakları örgütlerinin bünyelerinde, yaygın örgütlülüğü nedeniyle de, İHD’de, zaman zaman üyelerin değerlendirmelerinde, ideolojik-siyasi konumlanış kendisini gösterebilmektedir. Örnek olsun, merkez ve şubelerin tavrı olmamakla birlikte, inanç özgürlüğü alanında, sanki bu alan özel olarak Mazlum-Der’in ilgi alanındaymış gibi algılamalar da mevcuttur. Oysa insan haklarının bölünmezliği, bütünselliği ilkeleri doğrultusunda siyasal görüş ya da inanç farklılığı ne olursa olsun, ortada bir ihlal varsa, ortak tutum almayı gerektirir. Benzer sancıları, yönetici düzeyde değil ama Mazlum-Der’in de yaşadığını bilmekteyiz. İnsan hakları örgütlerinin, devlet organları ile ilişkilerinde de ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Devlet organları insan hakları örgütlerine potansiyel suçlu gözü ile bakma alışkanlıklarını değiştirmedikçe, bu iletişimsizlik ve yabancılaşmanın aşılması olası gözükmemektedir.

Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD), İnsan Hakları Derneği (İHD), İnsan Hakları ve Mazlumlarla Dayanışma Derneği (MAZLUMDER), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi tarafından İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP) kurulmuştur, İHOP, bağımsız bir Platfomdur. TİHV, 2007 yılında, MAZLUMDER, 2009 yılında İHOP Yönetim Kurulundan ayrılmıştır. 2013 yılında İnsan Hakları Araştırmaları Derneği (İHAD) İHOP’a katılarak Yönetim Kurulunda temsil edilmektedir.

           

Sonuç:

Türkiye insan hakları hareketi ve özel olarak da İHD, Türkiye’de ve dünyada insan haklarının korunması ve geliştirilmesi için çaba göstermektedir. Kamuoyu yaratma çalışmalarında sorunlar yaşamış olsalar da, bireylerin uğradıkları ihlalleri duyurmaktadır. Yetkili makamları uyarmaktadır. Kimi kez suç duyurularında bulunmaktadır. İşkence davalarını izlemektedir. Bir birey, insan hakları örgütlerine ulaştığında veya İHD o bireye ulaştığında, o bireyin sorunu çoğu kez tüm dünya kamuoyuna iletilmektedir. Hâlbuki işkenceciler ve onları koruyanlar, göz yumanlar, işkence ve onur kırıcı muamele yapıldığının bilinmesini istemezler. Gizli kalsın isterler. Türkiye insan hakları hareketi, insan haklarının korunması için yüksek bedeller ödemiştir ve ödemektedir. Ancak, Türkiye’de insan hakları ve demokratik standartların yükseltilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır. Daha çok ve sistemli çalışmak gerekmektedir.

Hüsnü Öndül

SİVİL TOPLUM VE KURULUŞLARI

Aydınlanma çağı ile başlayıp Rousseau gibi düşünürlerle gündeme gelen sivil toplum kavramı; halkın kendi işlerini kendi aralarında kurduğu ilişkilerle yürüttüğü, toplumda doğrudan devlet denetiminde olmayan her alanda karşımıza çıkan toplumsal alan demektir. Sivil toplum; toplumun nasıl bir toplum olduğuna dair bilgi verirken devlet otoritesinin dışında insanların bir şeyler yapma alışkanlığından bahseder. “Yalnızca benim değil” den oluşan toplumdur sivil toplum.

Sivil toplum kuruluşları ise çoğunlukla ideolojik bir homojenlik gerektirmeden hükümet dışı bir güç halinde siyasi organlarla organik bir bağ oluşturmadan bağımsız çalışan –ama unutmamak gerekir ki belli konularda politize olmak zorundadır örneğin; zaten sokak çocuklarının var olması hali hazırda politik bir aksaklıkken bu çocukların korunması için çalışan derneklerin bağ kurmaması beklenemez-, kar amacı gütmeden, hak ve özgürlükler savunusu adına çalışan gönüllülerden oluşan ve hak ve özgürlükleri hayatın her alanında korumak için faaliyetler gerçekleştiren kurumsal kimliği olan kuruluşlardır. Devletin çoğu kez işlerliliği’nin  zayıf  olduğu kamusal alanda açık, katılımcı, çoğulcu çalışan, şeffaf olması gereken, hak temelli bakış açısıyla özgürlük savunucusu olması gereken, devlete karşı baskı gücünü elinde bulunduran ve bu yönde devlet faaliyetlerini denetleme hakkına sahip olduğunun bilincinde olan hem kendi içinde sorumluluklarının farkında olup kuruluş olma gereklerini yerine getirmeli hem de çalışma sorumluluğu olan toplum bilincinde çalışmalarıyla yarıklar oluşturup onları değişmeye gelişmeye zorlamalıdır. Hukuk kurallarının da en başında yer alan özel hayata müdahale etmeme ilkesiyle hareket edip hukuk kuralları, kanunlarla eylemlerini sağlamlaştıran sivil toplum kuruluşları bunun içindir ki “başvuru” mekanizmasıyla çalışır. Toplumun en küçük birimi olan birey olarak kendisinin sorunlarıyla baş edemediği noktada kendisine yardım edilme izni verdiği andan itibaren sivil toplum kuruluşları girer devreye. Yasalardan kaynaklı doğan zorunluluktan kaynaklı bir hiyerarşi olsa bile bunun aşağıdan yukarıya doğru olması gerektiğinin farkında olan bu örgütlenmelerin en temel amacı toplum zihniyetini güvenirlilikleri ile fethedebilmek olmalıdır. Toplum zihniyetinin fethi ise bireylerden ve onlardaki değişimlerden geçer. Zaten bunun için toplum zihniyetinde olan değişimler kolay ve kısa sürede yaşanmaz çünkü işleri çok zor olan sivil toplum kuruluşlarının en zor görevi toplum içinde ; “sindirilmiş” bireyleri tespit edip içlerine işlemek ve değişimi onlardan başlatmaktır. Örneğin kadına şiddetin çok büyük oranda yaşandığı ve buna rağmen özellikle kadın hakları konusunda çalışan derneklere ve diğer sivil toplum kuruluşlarına yapılan kadın başvuru sayısının niçin bu kadar az olduğuyla ilgili şöyle bir tespitte bulunabiliriz; diğer bölgelere göre örgütlülük, alanlarda eylem yapma düzeyleri yüksek olan doğu ve güney doğu Anadolu bölgelerinde kadınlar neden aile içi ya da toplumsal şiddet gördüklerinde buna -sahada kolayca hakkımızdır şiarıyla hareket edebilirken- karşı çıkamıyor gerekli süreci başlatamıyor, çünkü yaratılmış, öğretilmiş toplum algısıyla hareket eder ve evlendiği andan itibaren kendi soyadı yerine kocasının soyadını kullanmaya başlar artık kocasının sülalesine aittir ve artık kadının her şeyinden kocası sorumludur. Bu kadar yalnızlaştırılıp tamamıyla kocasına ve onun ailesine ait hissettirilmek zorunda kalan, en önemlisi böylecene sindirilmiş olan kadın bireyin kocasının ya da yaşadığı toplumun ona karşı uyguladığı herhangi bir şiddet türüne bırakın buna sesli olarak karşı çıkmayı kendi içinde bile eğer karşı çıkarsa bunu nankörlük olarak adlandırılması gerektiğine inanmıştır. işte tam bu noktada devreye girmesi gereken sivil toplum örgütlerinin görevi bireyin içindeki  “sinmişliği” yok etmek için çabalamak ile başlamaktır. Sivil toplum kuruluşları bireyde olan sinme duygusunu nasıl yok edebileceği yönünde düşünmeli ve strateji geliştirmelidir. Eğer güçlü bir nüfus, nüfus gücümüzü doğru bir şekilde kullanmak istiyorsak bunun en başta bireyin yalnız başına dış dünya karşısında kendini güvenli hisseden, insan hak ve özgürlüklerinin farkında olan ve onları pratik yaşamda uygulama serbestliğine sahip olan ve bu noktada kısıtlandığı takdirde onun için hak ve özgürlüklerinin savunucusu olabilecek kuruluşların var olduğuna ikna olmak ve bununla pratik günlük yaşamda karşılaşmakla olacağını benimsemeliyiz.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCUSU KİMDİR

 BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne göre “insan hakları savunusu”  bireysel olarak ya da başkalarıyla birlikte insan haklarını yaygınlaşmak ya da korumak için hareket eden kişileri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. İnsan hakları savunucuları her şeyden önce yaptıkları faaliyetlerle ve eylemleriyle tanımlanırlar. “İnsan hakları savunucusu” terimi İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi’nin 1988 yılında kabulünden bu yana giderek daha sık kullanılmaktadır. O zamana kadar insan hakları “aktivisti”, “profesyoneli” “çalışanı” veya “gözlemcisi” terimleri daha yaygındı. “İnsan hakları savunucusu” terimi bunlara göre daha uygun ve yararlı bulunmuştur.

İnsan hakları savunucusu olmak isteyen bir kişi, kişiler veya gruplar adına herhangi bir insan hakkını (veya haklarını) konu alarak harekete geçebilir. İnsan hakları savunucuları, sivil ve siyasal hakların yaygınlaştırılmasını ve korunmasını, bu arada ekonomik, sosyal ve kültürel hakların geliştirilmesini, korunmasını ve yasama geçirilmesini hedefler.

Kimin insan hakları savunucusu olduğuna veya olabileceğine ilişkin özel bir tanımlama yoktur. İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi “insan haklarına, insanların ve kişilerin temel özgürlüklerine yönelik bütün ihlallerin fiilen ortadan kaldırılmasına katkıda bulunan kişiler, gruplar ve derneklerden” söz etmektedir. Bu geniş kategorileştirme doğrultusunda, , insan hakları savunucuları, dünyanın en büyük kentlerinde merkezi olan hükümetler arası kuruluşlardan kendi yerel topluluklarında çalışan kişilere kadar insan haklarının gelişmesi ve gözetilmesi için çalışan herhangi bir kişi veya grup olabilir. Savunucular herhangi bir cinsiyetten, yaştan, dünyanın herhangi bir bölgesinden her meslekten veya kökenden olabilir.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI NE YAPARLAR?

İnsan hakları savunucuları insan haklarıyla ilgili herhangi bir duyarlılığı gündeme alabilirler. Bunlar, örneğin yargısız infaz, işkence, keyfi tutuklama ve gözaltı, kadınlara, çocuklara yönelik ayrımcılık, istihdamla ilgili konular, zorla yerinden etme, sağlık hizmetlerine erişim, engelli hakları, zehirli atıklar ve çevreye etkileri vb. olabilir. Kimi durumlarda da belirli nüfus kesimlerinin hakları ön plandadır. Örneğin, kadınlar, çocuklar, engelliler, yerli halklar, LGBTTİ bireyler, mülteciler, azınlıklar, dini azınlıkların haklarının savunusu da söz konusu olabilir.

İnsan hakları savunucuları dünyanın her yerinde çalışma yürütürler. Ancak İnsan hakları savunucularının çoğunluğu kendi topluluklarında ve ülkelerinde insan haklarına saygıyı sağlamak üzere yerel veya ulusal ölçekte çalışmalarını sürdürmektedirler.

İnsan hakları savunucuları insan haklarının savunulması için ücretli ya da gönüllü çalışanları yoluyla profesyonel faaliyetler gerçekleştirirler. İnsan hakları örgütleri sınırlı fonlara sahip oldukları için faaliyetlerinin çoğu gönüllü olarak gerçekleştirilir. Bu kapsamda insan hakları savunucuları, insan haklarının korunması ve yaygınlaştırılması amacıyla ulusal insan hakları kurumları, insan hakları ombudsmanı, insan hakları avukatlarıyla birlikte insan haklarının izlenmesi ve raporlanması gibi günlük faaliyetler düzenler.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARININ KARŞILAŞTIKLARI ENGELLER

Dünyanın nesrinde olursa olsun insan hakları savunucuları her türlü insan hakları ihlaline barışçıl ve etkin biçimde karşı çıkma, ihlaller meydana geldiğinde bunları açığa çıkarma ve ihlal mağdurlarına destek verme hakkına sahiptirler.

Dünyanın dört bir yanından insan hakları savunucularına dair tüm raporlar işkence, kayıp, cinayet, tehdit, soygun, ofislere zorla girme, taciz, yasadışı tutuklama, istihbarat ve takip faaliyetlerine maruz kalma vs. gibi konulardaki öyküleri ortaya çıkarmaktadır.

Bu haklar İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde, diğer uluslar arası ve bölgesel sözleşmelerde yer almaktadır. 9 Aralık 1998 tarihinde BM Genel Kurulu, Evrensel Olarak Kabul Edilmiş İnsan hakları ve Temel özgürlüklerin Korunması ve Yaygınlaştırılması için Kişilerin, Grupların ve Toplumsal organların Haklar ve Sorumluluklarına ilişkin Bildirgeyi kabul etmiştir.

İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi olarak ta bilinen bu bildirge, özel olarak diğer insanların haklarını savuna hakkını, insan hakları toplantıları düzenlemeyi, uluslar arası örgütlere erişimi ve insan haklarına dair bilginin elde edilmesi ve yayınlanmasını kapsar. Bildirge aynı zamanda, devletin insan hakları savunucularını herhangi bir ihlale, tehdide, misillemeye, negatif ayrımcılığa, baskıya ya da herhangi bir keyfi eyleme karşı koruma yükümlülüğünü de içerir. Buna rağmen, gündelik çalışmalarında insan hakları savunucuları olağanüstü baskı ve tehlikeye maruz kalmakta ve hakları çoğunlukla ihlal edilmektedir.  BM İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi, insan hakları savunucularının korunması sorumluluğunun öncelikli olarak devlette olduğunu vurgulamaktadır.

İnsanların hakları uluslararası hukukta güvence altına alınmasına rağmen, gerçekleşmelerini sağlamak için çalışmak ve hakları ihlal edilenlerin vakalarını ele almak dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde tehlikeli bir iş olabilir İnsan hakları savunucuları genellikle sıradan insanlar ve devletin kontrolsüz gücü arasında duran tek güçtür.

Demokratik süreçlerin ve kurumların gelişmesi, cezasızlığın sona ermesi ve insan haklarının korunması ve yaygınlaştırılması için yaşamsal öneme sahiptirler. İnsan hakları savunucuları genellikle taciz, tutuklanma, işkence, lekeleme, işten atılma, seyahat özgürlüğünden mahrum bırakılma ve örgütleri için resmikabul almakta zorluklarla karşı karşıya kalırlar. Bazı ülkelerde öldürülürler ya da “kaybedilirler”.

İnsan hakları savunucularının karşı karşıya kaldığı engeller ve insan haklarına ilişkin araştırma yaparken karşılaştıkları sorunlar oldukça fazladır. Bu çalışmanın amacı bu sorunların bir bölümünü sıralamak ve bunların üstesinden gelebilmek için olası çözümler yada telafi mekanizmalarını tanımlamaktır. Yapılan görüşmelerde daha çok ortaya çıkan sorunlar, Ekonomik Zorluklar, Baskıcı Hukuk Rejimi, Karalama, Bilgiye Erişim Yetersizliği, Yıpranmış Olmak, Kişisel Güvenliğin Risk Altında Olması gibi konular olmuştur.

Tüm bunların yanında görüştüğümüz STK lar kendi çalışma alanlarını aşağıdaki başlıklar altında anlatmışlardır.

KADIN İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI:

Hem kendi sahip oldukları haklar hem de diğerlerinin haklarını savunmak için çalışan kadın aktivistler, kadının insan haklarının ihlal edilmesinden doğan ihlallere yönelik faaliyet yürütürler. Kadının insan hakları savunucuları kadının insan haklarının savunulmasında aktif olan kadınları içerdiği gibi insan haklarının savunulmasında aktif olan kadınları da içermektedir. Dolayısıyla kadının insan hakları savunucusu ifadesi hem toplumsal cinsiyet açısından kadın kimliğini hem de yapılan işin kendisini ifade eder.

Kadının insan hakları savunucuları genel olarak insan hakları savunuculuğunun yanı sıra, kadının insan hakları konusunda örgütlenmek, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkmak, bu konuda yaygın eğitim ve araçlar hazırlamak konuyla ilgili olarak ulusal ve uluslararası mekanizmaları etkilemek gibi faaliyetler yürütürler. Bu faaliyetler kadına karşı şiddetin durdurulması, eğitim, ekonomik haklar, yasal haklar, cinsellik, doğurganlık hakları, kız çocuklarının hakları, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, karar verme süreçlerine katılım gibi değişik konuları içermektedir.

Kadın insan hakları savunucularının, hak savunuculuğu yaparken karşılaştıkları sorunlar erkek savunuculardan daha fazladır. Zatın var olan ayrımcılık hak savunuculuğu alanında çalışan kadınları iki kere etkilemekte, zaman zaman taciz, tecavüz boyutuna ulaşmaktadır.

Öte yandan:

2013 yılı istatistiki veriler ışığında ;240 kadın öldürülmüş,160 kadın tecavüze uğramış  ve 21 kadın da gözaltında taciz ile karşılaşmıştır. 2013 yılı içinde ölen işçilerin 101ini kadın işçiler oluşturmaktadır. Kadın cinayetlerinin en fazla yaşandığı iller ise İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Antalya ve Gaziantep olmuştur.

Kadınlar genelde korunma ve ya sorunları ile başa çıkma taleplerini kolluk kuvvetlerine, mülki amirlere veya savcılıklara bildirirken; çok az kadın korunma taleplerinin yerine gelmesi şansına sahip olmuştur. Bu noktada devreye girebilecek olan kadın hakları savunucusu olan sivil toplum kuruluşları, dernekler var olan kapasitelerini, güçlerini etkin kullanarak hem kolayca korunma talebini yerine getirebilecek olan devlete baskı kurma, lobi faaliyetlerini geliştirme ve kamuoyunu uyandırma  ve ya raporlar hazırlayıp siyasi kolların bu konuda daha fazla mesai harcamasını sağlamalı hem de toplum içinde kadına şiddeti haklı gören zihniyetlerin değişmesi yolunda sahaya daha fazla inip kadına her türlü baskıyı ve şiddeti haklı görebilen kesimleri tespit etme toplumsal cinsiyet eğitimi, yeni çağda özgürlük kadındır algısını aşılama faaliyetlerini yaygınlaştırma ve özellikle son dönemde sayısı hızlıca artan eğitim komisyonlarında yalnızca kadınlara değil özellikle var olan kadın algısının değişimi için en başta erkeklere eğitim vermeyi denemeli sonrasında da çalışmalarını kadın-erkek eş zamanlı eğitimleri ile sürdürmelidir. Çünkü var olan sorunların büyük bir kısmı Sosyo-ekonomik sebepli görünse de asıl olan sorun geleneklerin ki ülkemizde özellikle doğu, güneydoğu bölgelerinde çok güçlü bir şekilde uygulanmaya devam eder- alt yapısında bulunan zihniyet yapısıdır. Bunun içindir ki sivil toplum kuruluşları, dernekler ve ya siyasi partiler eğitim akademilerinde ya da kadınlarla ilgili faaliyetlerinde sadece kadınları dahil etmekle kalmayıp erkeklerinde işin içine dahil olması için daha fazla uğraşmalı pozitif ayrımcılık düşüncesi uyandırabilecek herhangi bir faaliyetten geri durmalıdır. Tüm bunlarla birlikte,  kadın hakları ihlali konusunda çalışan sivil toplum kuruluşları toplumda bilinci iyileştirme yolunda kendi kapasitelerini arttırıp toplumu kendilerinden daha fazla haberdar etme ve böylelikle kadın üye sayılarının arttırılması yolunda yaratıcı faaliyetler yoluyla hareket etmelidir. Kadına her türlü şiddet konusunda başvurulabilecek, sahip olunabilecek kurumların sadece devlet kurumları olmadığı bilincine varılmalı belki de caydırıcı politikaları ya da olay takibi işlerinin daha rahat yürütülebileceği ve böylelikle zaman kaybından dolayı oluşan acı kayıpların daha aza indirilmesi için zaten toplumun içinde bulunan sivil toplum kurumların işlerliliği arttığı takdirde daha olumlu sonuçların alınabileceği bilinmelidir.

           

           

 MESLEK ÖRGÜTLERİ VE İNSAN HAKLARININ SAVUNULMASI:

Birçok profesyonel etkinlikte insan hakları çalışması her an gündemde değildir; ancak insan haklarıyla zaman zaman bağlantılı işler çıkabilir. Örneğin, hukukçular haklarının korunup yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmak yoluyla, insan hakları savunucusu olarak eylemde bulunabilirler.

Sendika liderlerinin de birçoğu insan haklarıyla ilgili olmayan çeşitli işler yapmaktadır; ancak, sendikacılar da çalışanların insan haklarını kollama adına işler yaptıklarında insan hakları savunucuları olarak tanımlanabilirler. Benzer biçimde, basın mensuplarının bilgi toplama ve bu bilgileri basın, radyo ve televizyon gibi kanallardan kamuoyuna sunma gibi geniş kapsamlı görevleri vardır. Birçok medya mensubu da savunucu olarak da iş yapmaktadır.

Davalarını izlediğimiz “gazeteciler” in büyük çoğunluğu yaşanan hak ihlallerini açığa çıkardıkları için bu raporun yazılmaya başlandığı tarihte tutuklulukları devam etmekteydi. (Uzun süren tutukluluk hallerinden sonra çeşitli tarihlerde gazeteciler serbest bırakılmıştır, davaları devam etmektedir. )

 İnsan hakları ihlalleri mağdurlarının tedavi ve rehabilitasyonu ile ilgilenen doktorlar ve diğer sağlık görevlileri de bu tür çalışmalar bağlamında insan hakları savunucuları sayılırlar. Buna en güzel örnek TTB ve TİHV dır.

Yine bu raporun yazılmaya başlandığı süreçte Türkiye’de onlarca avukatın hala tutukluluğu devam etmektedir. Avukatların hukuk güvenliğinin olmadığı bu ülkede, vatandaşların hak ve özgürlüklerinden bahsedilemez. Siyasal iktidar özel yetkili yargı sistemi ile gözdağı vermek ve sindirmek istediği kesimlere yönelik yargı yolu ile baskı politikası uygulamakta ve kendisine muhalefet eden hiç kimseyi istememektedir. (Uzun süren tutukluluk hallerinden sonra çeşitli tarihlerde avukatlar serbest bırakılmıştır, davaları devam etmektedir. )

ENGELLİ BİREY HAK SAVUNUCUSU ÖRGÜTLER

Ülkemizde en dezavantajlı gruplar arasında baş sıralarda yer alan engelli bireylerin haklarını savunma ideasına sahip dernek sayısı, 58 ilin dernekler müdürlükleri ile yapılan araştırma dahilinde 356 iken ülke genelindeki payı %1.4 olarak tespit edilmiştir.

Ülkemizde engelli birey hak ve özgürlükler yolunda kamu gücüne baskı yapabilecek tek odaklardan olan STK’ların öncelikleri şüphesizdir ki her alanda uygulanan ayrımcılığı geriletmektir. Oysa devlet denetleme 2009 raporuna göre bu derneklerin kurumsallaşma düzeyleri oldukça zayıftır. Bu alanda faaliyet gösteren derneklerin belki de yetersiz kabul edilecek kadar olan donanım eksiklikleri ise ; en önemli eksikliği olan engelli bireyler ile ilgili kararlarda engelli olan bireylerin söz sahibi olamaması ,hak mahrumiyeti yaşayan bireylerin yasal süreci başlatıp devam ettirme yükümlülüğün tamamıyla  kendinde olması, nadir sayıda hak ve özgürlükler temelli çalışma yapmaları, lobicilik faaliyetlerinin eksikliği , derneklerde yürütülen faaliyet anlayışının sadece yardım toplama amacı gütmesi, demokratik yolların kullanılması yolunda özellikle de STK yöneticilerinde olan bilinç eksikliği, kamusal alanda yani sahada fazla yer almama ;alsa bile derneklerin raporlama işlerini düzgün yapmamaları, kendinden farklı olan STK’lar ile işbirliği yapmamak ,lobicilik faaliyetinin özellikle siyasi organlarla organik bir bağ geliştirme olarak anlaşılması itibar eksikliğinin yaratılmış olması ile toplumda duyarsızlaşma yaratımı, gerek engelli gerekse de engelli olmaya üyeliklerin gönüllü kazanımının az olması.. daha bir çok unsur sayabilecekken hemen belirtmek gerekir ki elbette gerçekten bu faaliyetleri önemseyen, gerçekten hak ve özgürlük savunusunda çalışan, üreten STK’ları bu noktada ayrı tutmalıyız. Görünen o ki bu güçsüzlük ve bilinçsizlik karşısında en başta doğru kurgulanmış STK’lar yaratmalı ve işlerliliğini en üst düzey hak ve özgürlük savunucusu olarak bilinen ve aslında her insanın insani yükümlülüğü de olan bu alanda insan hakları dernekleri olarak denetlemenin sağlam bir şekilde yapılmasını sağlamalıyız.

Öte yandan engelli bireylerin haklarının ve özgürlüklerinin savunusu noktasında en başta toplumun geri kalanının sahip olduğu “engelli; acınacak, yardıma muhtaç insan “ algısının değişimi için çaba harcamalıyız. Çünkü toplumda var olan bu algı bir süre sonra engelli olan bireyin bile bu durumu içselleştirmesine neden olacak ve en başta engelli birey kendisinin böyle bir atmosferde hak ve özgürlüklerinin olmadığına dair tavrı benimseyecektir.

Sanayi toplumundan da öncesine dayanan yeti yitimi ile yaşamak zorunda kalan bireyin karşılaştığı her alanda örneğin; kullanılan araçların aksaklıkları dolayısıyla takılan isimlerden atasözleri ve deyişlere kadar “eksikliği” çağrıştıran terimlerle karşılaşması bile hayatı yeterince zor kılmaktadır. İşte bir de çok öncesine dayanan yeti yitimi psikolojisiyle mücadele etmek zorunda kalan engelli bireyler özellikle sosyal hayatta “kendilerinin eksik olduğunu bildikleri yanlarını” gizleyebilme adına seçtikleri herhangi bir alanda (kültür sanat spor gibi sayılabilir) en başarılı olmak için durmadan daha fazla çaba harcayarak bide psikolojik bir savaş içine girmişlerdir. Örneğin  ABD başkanı olan ilk engelli devlet başkanı unvanı’na sahip olan Rossvelt : “kendimi en iyi hissettiğim yer rehabilitasyon merkezidir ” der .

Özellikle dünyada ve Türkiye de yüzyılın son çeyreğinden beri zaman zaman AB uyum paketleri ile yukarıdan dikte edilerek aşılması gereken gerçekten engelli bireyleri görünür kılma, ayrım yapmadan toplumsal yaşama (en çokta toplumun diğer kalanına yöneliktir bu ayrımcılığı geriletme politikası ) dahil etme politikaları devlet kurumlarının dahil olmadığı kamusal alanda iyileştirme ve geliştirme sorumluluğu STK’lara aittir.

Eğitimli bireylerden oluşan, sadece hak ve özgürlük savundukları, farkındalığın ve duyarlılığın artması için yaratıcı faaliyetler geliştirdikleri, sadece yayın yolu ile yardım toplama amacı gütmeyen, uluslar arası ağ kurup dünya genelinde ilgi uyandıran, lobicilik faaliyetlerini yanlış algılamadan sadece baskı kurma ve hak kazanma yolunda yürüten belkide en önemli sorun olan maddi kaynak bulma sorununu uluslararası çalışan sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yapıp proje yürütme ve kendine fon sağlama yolları ile aşmayı deneyen özellikle de engelli hakları savunusu için çalışan sivil toplum kuruluşlarında engelli bireylerin sadece gönüllü ya da mağdur konumunda yer almadan yönetici kimliklerine daha fazla yöneltilmeleri dileğiyle!

     

ÇEVRESEL HAK SAVUNUCUSU ÖRGÜTLER

 Türkiye’nin  tamamının kirlilik ile çevrelendiği ortaya çıktı.33 ilde hava kirliliği , 22 ilde atıklar,22 ilde ise su kirliliği var. Diğer bazı iller ise toprak, gürültü ve doğal çevrenin tahribatı gibi nedenlerden dolayı kirlendi. Hava kirliliğinin sebepleri evsel ısınma sanayi atıkları topografik özellikler ve trafik iken yüzey sularının kirliliği hızlı sanayileşme ile birlikte zirai ilaçlama , evsel katı atıklar olarak belirtildi .Yapılan tespitlerde Akdeniz bölgesinde özellikle adana  hava kirliliği sorunu yaşarken mersinde su ,Hatay da toprak kirleniyor. Marmara, iç Anadolu bölgesi ve ege bölgesinde hava kirliliği yaşanırken Karadeniz bölgesinde yoğun olarak su kirliliği yaşanıyor. En az denetimin olduğu tespit edilen ve su kirliliğinin çok fazla olduğu Karamanda ise hiçbir cezai işlemin olmadığı en dikkat çekici bilgilerden biriydi.

 Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu’nun Türkiye de çevre kirliliğinin boyutları ve bölgelere göre dağılımı hakkında verdiği soru önergesine verilen cevapta en çarpıcı olan ;kirliliği ortaya çıkaran nedenlere ilişkin sorumluluğu toplumun bilinçsizliğine yormaktı.(özgür gündem 07.03.2013 türkiyedeki bütün iller kirli haberi)

Kirliliği ortaya çıkaran nedenlere ilişkin sorumluluğu toplumun bilinçsizliğine yoran bakanlığa karşı bu noktada devreye girmesi gereken ilgili sivil toplum kuruluşlarına ithafen; doğa tahribi ve tarihi ve kültürel miraslarımızı rant uğruna hiç düşünmeden yok etmeye odaklı devlet karşısında modern devlet olma süreci ile birlikte sanayileşmenin neredeyse imkan tanımadan ve hiç düşünülmeden hat safhada ilerlemesi ile birlikte toplumda var olan bilinç eksikliği bizi neredeyse “SON”a yaklaştırmaktadır. Zaten var olan küresel ısınma derdi ile birlikte hem devletin ihmalkârlığı hem de var olan bilinç eksikliğini he ne kadar bakanlık çok kolay dile getirmiş ve sorumluluğu başkasına yüklemiş olsa da öncelikle bilinmelidir ki en büyük tahribatı ve kirliliği yaratan hükümettir fakat toplumda olan bilinç eksikli de yadsınamaz bir gerçekliktir.  

Devreye girmesi gereken ve belki de hali hazırda devrede olan sivil toplum kuruluşları bilinçlendirme şekillerinde iyileştirmeye gitmeli toplumu devlet karşısında var olan çevresel haklarından daha fazla haberdar etmek için yaratıcı faaliyetlerde bulunmalı ve çevre hakları ,doğal hayatı koruma yolunda çalışan gönüllü sayılarını arttırmalıdır. Belki de en önemli faaliyeti yerinde tespitlerle devlete olan baskı gücünü toplumu daha da iyi örgütleyerek arttırmak olmalı herhangi bir yerde ve yaşanan çevre hakkı ihlalinde ya da çevre kirletilmesi yaşanması durumunda seslerinin Türkiye genelinde duyulması için iletişim ağlarının daha aktif kullanılmasını sağlama olmalıdır. Örneğin; yayın yolu ,sosyal medya yoluyla herhangi bir bölgede yaşanan sorunda Türkiye geneli ses çıkartabilmek için forumlar oluşturulmalı internet üstünden eylemlilik hali yaratılmalıdır. Bu noktada yaptırım ve baskı gücünü elinde bulunduran sivil toplum kuruluşları bu güçlerini hem topluma ve işveren durumunda olan insanlara hem de yetkili devlet kuruluşlarına yerelden genele uygulamalıdır.

Bu konuda iller bazında dernek müdürlükleri ile resmi yazışma yoluyla iletişime geçilmiş araştırmaya katılan 58 ilden 23 ü yanıt vermemiş geri kalan illerden edinilen bilgiler ışığında:

– Çalışma alanlarının içinde çevre hakları geçen toplamda 1305 derneğe sahip Marmara bölgesinde; sadece bursa ve Çanakkale illerinde özel olarak çevre sorunları ve hakları ile ilgilenen derneklere rastlanılmıştır. Özellikle sanayileşmenin ve inşaat faaliyetlerinin  yoğun yaşandığı İstanbul Kocaeli bursa bölgelerinde yasal olmayan yollardan harfiyatların ve atıkların denize döküldüğü bilgilerinin basın yoluyla da çok sık haber yapıldığı ve son dönem de deniz doldurma sebebiyle doğal dengenin bozulmasına yol açması ve en ufak doğa olayı olan yağmur da bile maddi kayıpların fazla olması herkes tarafından sıkça bilinmesine karşın bölgede bulunan çevre hakları kuruluşlarının az olması ya da yeterli faaliyet gösterememeleri yüzünden en büyük kayıbı toplum yaşamaktadır. Çok yoğun nüfusa sahip olan bölge de topografik sorunlar hava su kirliliği artık bedeb sağlını tehdit edecek boyuta gelmesine karşın sivil toplum kuruluşlarının özellikle sanayi kuruluşları üstünde denetimlerini arttırmaları raporlarını sunmalı ve sonucunda olabilecek yaptırımları uygulamak için devlete baskı gücünü daha aktif kullanmalılar.

– Özellikle Kıyı bölgelerimiz de olan su ve toprak kirliliğinin artış gösterme nedenleri daha detaylı araştırılıp tespit edilmeli ve tek bir evsel atık nedenine bağlanıp sadece toplum bilinci sorgulamasına izin verilmemelidir.

   

– Kars, Hakkari, Bitlis, Ağrı harici yapılan Doğu Anadolu dernek sorgulamasında ise sadece Ardahan 2 tane çevre hakları adı altında çalışan derneğe sahiptir.Özellikle ekonomik geçimini tarım ve hayvancılık faaliyetlerinden sağlayan bölgede  gün geçtikçe hava, toprak ve en önemlisi ciddi bir kaynağa sahip olmasına karşın su kaynakları kirlenmektedir  bu kirlenmeler  özellikle hayvanları etkilemekteyken ve kullanılabilir  su kapasitesini her geçen gün azaltıyorken ve kimyasal madde bulgularına sıkça rastlanıyorken öncelikle ağırlık olarak çalışabilir sivil toplum kuruluş sayısını arttırmalı toplumu kendilerinde daha çok haberdar etmeli ve bilinçsiz otlatma hayvan hastalıkları konusunda yönlendirilmenin daha sağlıklı yapılması gereklidir.

– Güneydoğu Anadolu bölgesinde ise durum çok daha vahimdir son derece güncel olan tarihi mirasın yok edilmesi ve yerine son derece yavan olan barajların konulması konusunda ustalıklı davranan politikalar konusunda belki de tüm bölgelerde çalışan sivil toplum kuruluşlarının tek ses halinde caydırıcı güç olmaları ve bu nokta da son derece duyarlı olan genç nesli sorunun içine dahil edip sosyal medya kullanımıyla ses çıkarıp soruna müdahale de aktif olaya teşvik etmelilerdir.

– İç Anadolu bölgesinde ise araştırmaya dahil edilmeyen Ankara, Çankırı, Karaman ve Nevşehir gibi il sayısının fazla olması sebebiyle sağlıklı verilere rastlanılmamıştır.

– Son olarak özellikle HES projeleri ile gündem de olan  Karadeniz bölgesinde il sayısının fazla olmasına rağmen araştırmaya katılan il sayısının ve dernek sayısının çok az olması dikkat çekmiştir. Orada yaşayan halkın çok küçük kitleler halinde bu projelere hem insan sağlığı hakkında tehdit oluşturması hemde doğal hayata müdahaleyi haklı görmeme sebepleri ile ses çıkarıp karşı çıksalar dahi örgütleyen kuruluşlar yanlarında bulamadıkları sivil toplum örgütleri yüzünden yeterli olmamış aslında bölgesel görünse de geneli için tehdit içeren bu projelere öncelikle bölge deki sivil toplum örgütlerinin harekete geçmesi hemde ülkemizin genelinde var olan sivil toplum kuruluşlarının daha duyarlı olması beklenmektedir

              TÜRKİYE GENELİ DERNEK VERİLERİ

NİCEL BÜYÜME NİTEL BÜYÜMEYİ GETİRİYOR MU?

Bölgelerde ki dernekleşme sayıları; Marmara bölgesi 28.864 derneğe sahip ve dernekleşme oranı 21 milyon iken İstanbul da ki dernekler bölgenin %70 ini oluşturuyor. Her ne kadar dernek sayısında Marmara bölgesi fazla görünse de Karadeniz bölgesinde 7.4 milyon nüfusa göre dernek sayısı daha fazla görünmektedir. Karadeniz de bulunan dernek sayısı 103.63 iken ege bölgesinde 9.9 milyon nüfusa oranla dernek sayısı 7.829 dur.bu bölge de İzmir toplam dernek sayısının 1/3 üne ev sahipliği yapıyor. İç Anadolu bölgesinde 15.218 derneğin yarısına Ankara ev sahipliği yapmaktadır. Doğu Anadolu bölgesinde ise 6.170 milyon nüfusa oranla 3812 dernek bulunmaktadır. Son olarak güney doğu Anadolu bölgesinde 6 milyon 800 bin nüfusa 3812 dernek sayısına sahiptir. Anlaşılacağı üzere  toplum bilinci dikkate alınarak söylenebilir ki en düşük örgütlenmeye sahip iki bölge doğu ve güneydoğu bölgeleridir. Örneğin Marmara bölgesinde 1 derneğe 729 kişi düşerken doğu ve güney doğu Anadolu bölgelerinde bu sayı 1619 kişidir.

Bölgelerdeki farklı düzeyde örgütlenmeyi sosyo -ekonomik yapı, kültürel yapı, göç yani nüfus hareketliliği eğitim seviyesi gibi unsurlar etkilemektedir. Güneydoğuda olduğu gibi yüz ölçümüne göre yoğun nüfusa rağmen sosyal hayat ekonomik durum aşırı göç ve eğitim durumu dikkate alındığında bölgede az olan örgütlenmenin neden az olduğu az çok tahmin edilebilmektedir. Öte yandan  toplumsal duyarlılığın ve koşulların yarattığı  dayanışma ihtiyacı ile kurulan  ve hazırda var olan derneklerin toplumda hiç olmasa bile sosyal ihtiyaçların karşılanması için daha fazla var olması gerekli değil midir.işte bu bağlamda ele alınabilecek STK ların en çok da insan hakları savunucularının kendi kapasiteleri ile kendilerini onarabilecek, geliştirilebilecek duruma gelmeleri nicel büyümenin giderek artmasıyla değil en başta bölgesel bakış açısıyla STK yöneticilerinin tepeden inme tavırlarını düzeltip, var olan toplum bilincini arttırma ve ya belki de değiştirebilme yeteneklerinin bilincinde olmalarıyla kendi kuruluş sorumluluklarının farkında olup topluma karşı olan sorumluluklarını da acizlik göstermeden yerine getirmeleri gerektiğinde  sorunla karşılaşan halka kendilerini de işin içinde hissetmelerini sağlayacak yöntemlerle gönüllülük kavramının yayılmasını sağlamalı yani nitel büyümenin ancak ve ancak yönetici kimliğiyle çalışan insanların kendilerinden daha fazlasının beklenildiği bilincini kabul etmeleri ve öncelikle en başta olması gerekenin  kendi kapasiteleriyle güçlerinin arttırabileceklerinin farkında olmaları gerekmektedir.

SONUÇ OLARAK:

    

Türkiye de 12 Eylül sonrası sivil toplum kavramının anılmasıyla başlayan süreçte kamusal alanların daha fazla oluşturularak buna bağlı sivil toplum kuruluşlarının oluşması ile devam eden bilinçlilik sürecinde şimdiler de modernizm’in etkisi ve temsili demokrasinin yerini doğrudan demokrasinin aldığı yani artık halkların yönetimlerde yada kendilerini ifade etme, karar alma süreçlerine doğrudan katılma isteğiyle hareket ettiği bu günlerde çeşitli alanlarda çalışma yürüten sivil toplum kuruluşları sayılarının toplum perspektifinde eskiye oranla düz değil eğik ve hızlı bir ivmenin yaşanmasıyla birlikte hızla arttığı üye-gönüllü-yönetici sayılarında kalifiye olsun olmasın artış yaşandığı tespit edilen bu günlerde insan hakları derneği olarak tüm illerle iletişime geçmeye çalıştığımız fakat 58 ilden cevap alabildiğimiz ayrıca dernekler müdürlükleri ile de irtibata geçtiğimiz araştırmamız da hak ve özgürlükler savunucusu olarak çalışan 4.695 adet sivil toplum kuruluşları bulunmaktadır. Bu sivil toplum kuruluşlarının  çalışma alanları net olarak belirtilen sayısı  ise 322 tane kadın hakları konusunda çalışma yürüten,316 engelli bireyler hak ve özgürlükleri uğruna çalışan, 20 tane insan hakları derneği şubesi yanında 113 tane isminde insan hakları gecen dernek, 76 tane çocuk hakları savunucusu dernek, 62 hayvan hakları savunucusu, 8 diğer hak ve özgürlükler adına çalışan dernek, 3 sosyal yardımlaşma, 5 tüketici hakları üstüne çalışan, 1 şehit ve gazi hakları takipçisi, 3 sosyal dayanışma ve yardımlaşma, 2 LGBT birey hak ve özgürlüğü adına mücadele veren, 66  işçi ve memur sendika savunucusu olarak sıralanabilir. Yukarıda bu kuruluşların nasıl işlemesi gerektiğinden bahsettiğim için araştırma da ilgi çeken şeyin ceza alan dernekler olduğu söylenebilir. Sivil toplum kuruluşlarının neden kurumsal olmalı sorusuna verilen cevap topluma karşı sorumlulukları karşılama hedefinin yerine getirilebilmesi için önce yönetici-gönüllü ilişkisiyle kurulan bu kurumların kendi içlerindeki görev paylaşımının profesyonelce yapıldığı, kendi kuruluş sorumluluklarını yerine getirmesi gerekir ki aksaklıklar yaşanmasın en ufak bir hak ihlaline karşı yapılması gereken ilk şeyin zamanında müdahale etme bilgisiyle en önemli değişken olan zamandan ödün verilmesin. Oysa yapılan tespitlerde ceza alan dernek sayısı 1422 olarak tespit edilmiş cezaların hepsi idari para cezası olup bu konuda bilgi vermek istemeyen 27 il bulunmuştur. Ceza alan derneklerin hangi konularda cezalandırıldığı tespiti sonucu ise ortaya basit sayılabilecek ama yerine getirilmesi şart olan kanunda yer alan kendi tüzük sorumluluklarını yerine getirmeyerek hareket etmek ve toplumda güven kırılması yaşanmasına sebep olacak eylemlerde bulunmak olmuştur. Araştırmada; bildirim yükümlülüklerini yerine getirmeme, genel kurulu süresinde çağırmama, dernek organlarını zamanında toplamama gibi 5253 tüzük hükümleri gereği hareket etmemek tespit edilmiştir. Sahte makbuz tahsis etme, yetki belgesi olmadan gelir toplama, yardım toplama mevzuatına uymama, kar amacı gütmeme ilkesine ters düşecek şekilde izinsiz tesis açmak gibi kendilerine karşı toplumda ciddi güven kırılmalarına sebep olacak faaliyetlerde bulunup özellikle sivil toplum kuruluşları yöneticilerinin bilinçli olmaktan uzak olduklarını açığa çıkarmıştır. Bir diğer çıkarım ise dernekler müdürlüklerinin kalifiye bir dernek kuran/kurmak isteyen halktan kimselere eğitim vermek ve onları sorumlulukları hakkında bilinçlendirmek yerine dernek kurulduktan bir süre sonra yükümlülüğünü yerine getirmedi diye para cezası kesmek ve bunu ya kolaycı bir tutum içinde gerçekleştiriyor olma ya da bundan bir kazanç elde etmek hedefli davranma yolunda hareket ediyor olmaları. 

Sonuç olarak kendi dernek kanunu yükümlülüklerini bile yerine getirme konusunda zayıf olan bu derneklerin topluma yön verme değiştirme geliştirme sorumluluğunu yerine getirmesi beklenemez. Üye ve dernek sayısındaki artışa rağmen üyelerine gönüllülerine ve topluma tepeden inmeci bir tavırla yaklaşan yöneticiler ve bundan kaynaklı oluşan sivil toplum kuruluşları için dernekler halen boş zaman öldürme yeri olarak bilinmektedir. Toplumdaki bilinç eksikliğinin giderilmesi gereken bu günlerde en önemli görevin sivil toplum kuruluşlarına ait olduğu açıkken bu tavırların hemen değişmesi bu algının önce örgütlenmelerin kendi içinde yok edilmesi gereklidir.

RİSK ALTINDAKİ HAKLAR VE ULUSLARARASI İNSAN HAKLAR STANDARTLARININ KORUMASI

Günümüzde insan haklarının korunup yaygınlaştırılmasıyla ilgili pek çok belge ve mekanizma mevcuttur. Söz konusu belge ve mekanizmalar sözleşmeye taraf olan devletler açısından bağlayıcı niteliktedir. Ayrıca insan haklarıyla ilgili sözleşmelerin uygulanmasını denetlemek ve korunmasını sağlamak amacıyla oluşturulmuş koruyucu mekanizmalar tarafından verilen kararlar, ilgili sözleşmenin birer parçası sayılmaktadır. Dolayısıyla ilgili sözleşmeler aynı zamanda ülkemizde de olduğu gibi pek çok ülkede iç hukukun bir parçasıdır ve mahkemeler ve diğer yetkililer tarafından uygulanabilir. İnsan haklarının korunup yaygınlaşmasıyla ilgili uluslararası standartlar hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm insanlar için geçerli niteliktedir. Bununla birlikte sözleşmeler gibi hukuken bağlayıcı nitelikte olmasa da BM İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi’nin içeriği ve kapsamı bakımından ayrı bir önemi vardır.

İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi üzerindeki çalışmalar 1984 yılında başladı ve Genel Kurul tarafından 1998 yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 50. yıldönümü münasebetiyle yapılan bir toplantıda kabul edildi. İnsan hakları alanında çalışan kimi hükümet dışı kuruluşların ve devlet delegasyonlarının ortak çabaları sayesinde ortaya güçlü, yararlı ve pratik bir metin çıktı. Belki de en önemlisi, Bildirge’nin yalnızca devletlere ve insan hakları savunucularına değil, herkese hitap etmesidir. Bildirge, hepimizin insan hakları savunucuları olarak yerine getirmemiz gereken görevler olduğunu belirtiyor ve hepimizin yer alması gereken küresel bir insan hakları hareketi olduğunu vurguluyoruz.

Bildirge kendi başına hukuken bağlayıcı bir belge değildir. Bununla birlikte hukuken bağlayıcılığı olan, örneğin Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi gibi diğer uluslararası belgelerde yer verilen insan hakları standartları temelinde bir dizi ilke ve hak içermektedir. Dahası, Bildirge Genel Kurul tarafından mutabakat temelinde benimsendiğinden uygulama bakımından devletlerin güçlü bir taahhüdüne dayanmaktadır. Bildirge’yi bağlayıcı bir ulusal yasal düzenleme şeklinde benimsemeyi düşünen devlet sayısı da giderek artmaktadır. Bildirge, yaptıkları çalışmalar bağlamında insan hakları savunucularına destek ve koruma öngörmektedir. Örneğin, insan hakları savunucularının kuruluşlarının finansman kaynaklarına erişimi, insan hakları standartları ve ihlaller konusunda bilgi toplama ve bilgi alışverişi gibi konulara yer vermektedir. Bildirge, insan haklarının savunulmasında devletlerin kimi özel görevlerini ve kişilerin sorumluluklarını özetlemekte, ayrıca bunların ulusal mevzuatla ilişkilerine açıklık getirmektedir. Bildirge hükümlerinden çoğu aşağıdaki paragraflarda özetlenmektedir. İnsan hakları savunucuları bu bildirge çerçevesinde barışçıl etkinlikler düzenlemek zorundadır.

Bildirge’deki 1, 5, 6, 7, 8, 9, 11, 12 ve 13. maddeler, insan hakları savunucularına özel korumalar sağlamaktadır. Devletlerin, Bildirge’de yer alan bütün hükümleri uygulama ve bunlara saygılı olma sorumlulukları vardır.

a)           Yaşam Hakkı 

Yaşam hakkı, başta BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 3. Maddesi (yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır) dâhil olmak üzere BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 6. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi tarafından da garanti altına alınmıştır.

b)           İşkence ve Kötü Muamele Yasağı

İşkence ve kötü muamele yasağı ilgili tüm sözleşmelerde kesin bir yasak olarak yer almaktadır. İşkence ve kötü muamele yasağı olağanüstü durumlar dâhil olmak üzere hiçbir koşulda askıya alınamaz. Kısacası hiçbir kimseye, herhangi bir nedenden ötürü ve hiçbir koşulda işkence ve kötü muamele yapılamaz.

c)           İfade Özgürlüğü

İnsan hakları savunucuları açısından olmazsa olmaz bir hak olan ifade özgürlüğü, üzerinde en çok tartışılan temel haklardan bir tanesidir. BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesine göre, “Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.” BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 19. maddesi de ifade özgürlüğünü garanti altına almaktadır. AİHS’in 10. maddesi de ifade özgürlüğünü garanti altına almaktadır.

d)           Örgütlenme Özgürlüğü

BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 20. maddesi “Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz” demektedir. BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 22. maddesi de örgütlenme özgürlüğünü garanti altına alır.  AİHS’in 11. maddesi de benzer şekilde örgütlenme özgürlüğüyle ilgilidir.

e)           Özel Yaşamın Dokunulmazlığı

BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 12. maddesine göre “Kimsenin özel yaşamına, ailesine, konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.” Bu hak BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 17. maddesinde ve AİHS’in 8. maddesinde garanti altına alınmıştır. AİHS’in 8. maddesi de özel yaşamı koruma altına almaktadır.

f)             İlgili Diğer Standartlar

Yukarıda sıraladığımız ve temel hak ve özgürlükleri garanti altına alan sözleşmelerin yanında, insan hakları savunuculuğu faaliyetleri için koruma sağlayan daha pek çok standart mevcuttur. 

İnsan hakları savunucuları açısından “adil yargılanma hakkı” da oldukça önemlidir. BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10. maddesi “Herkesin hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır” demektedir. 

Adil yargılanma hakkı BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve AİHS tarafından da garanti altına alınmıştır.

ULUSAL MEVZUAT VE İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI  

Türkiye, BM İkiz Sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dâhil olmak üzere uluslararası düzeyde pek çok insan hakları sözleşmesini onaylamış ve uygulayacağına söz vermiştir. Ayrıca T.C. Anayasası’nın 90. maddesi şu şekildedir:

Madde 90 – (…)

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. (Ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.

DEMOKRATİKLEŞME VE İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI

Demokrasi ve insan hakları, gerek insan hakları örgütleri ve savunucuları tarafından gerekse batılı devletlerin dış politikalarında gittikçe artan oranda birbiriyle ilişkilendirilen iki kavramdır. Demokrasi ve insan hakları tarih boyunca birbirinden bağımsız iki fenomen olarak görüle gelmiştir. Hükümetlerin oluşumu işleyişiyle ilgili bir konu olarak görülen demokrasi ile bireysel haklar ve bu hakların korunmasıyla ilgili bir konu olarak görülen insan hakları, siyasal alanın farklı bölgelerinde yer alan iki kavram olarak değerlendirilmiştir. Örneğin, demokrasiden söz edildiğinde akla ilk gelen, serbest seçimler, çok partililik ve kuvvetler ayrılığı gibi kurumsal düzenlemelerdir. Bunlar esasen, anayasal düzenle ve siyasal iktidarla ilişkili konulardır. İnsan hakları ise hareket noktası olarak bireyi kabul eder ve bireylere insanca bir yaşam sürmeleri için gerekli asgari şartların sağlanmasını amaçlar. Ayrıca, kavramın merkezinde yer alan “insan” unsurunun bir sonucu olarak, bu haklar genellikle evrensel ölçekte tanımlanmaktadır ve uluslararası düzenlemelere konu olmaktadır. Oysa hükümet şeklini konu alan anayasal düzenlemeler geleneksel olarak egemenliğin kullanımıyla ilişkilendirildiği için devletlerin iç meselesi olarak görülmektedir. Bu ayrımı keskinleştiren bir başka etken de akademik dünyadaki işbölümü ve uzmanlaşma olmuştur. Akademik işbölümü sonucu, demokrasi siyaset bilimi tarafından, insan hakları ise hukuk bilimi tarafından incelenmektedir.

Demokrasi ve insan hakları arasındaki bu ayrım bir dönem için anlaşılabilir olsa da bundan böyle bu ayrımı savunmak mümkün görünmemektedir. Komünist rejimlerin halk hareketleri sonucu yıkılması, demokrasinin sadece belli ülkelere mahsus bir hükümet şekli değil, insan hakları gibi evrensel bir kavram olduğunu ortaya koydu. Sağ eğilimli ya da sol eğilimli olsun diktatörlükle yönetilen ülkelerdeki siyasal sistemin, o ülkedeki insan hakları standardı açısından çok büyük önem taşıdığını göstermektedir. Dolayısıyla demokrasinin ve insan haklarını birbirine sıkı sıkıya bağlı iki kavram olduğu artık genel kabul görmektedir.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI İÇİN BAŞVURU MEKANİZMALARI

İnsan haklarının korunup, yaygınlaştırılmasıyla ilgili olarak oldukça önemli ve etkili mekanizmalar geliştirilmiştir. Bu mekanizmaların bazıları bağlayıcı nitelikte olup hükümetler arası örgütlerin çatısı altında faaliyet göstermektedirler. Bununla birlikte insan hakları savunucularıyla dayanışma göstermek ve insan hakları savunucularının desteklenerek korunmasını sağlamak amacıyla uluslararası düzeyde faaliyet gösteren insan hakları örgütlerinin de oluşturduğu özel izleme programları vardır. Bu örgütlerin bazıları Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi gibi hükümetler arası örgütlerde danışmanlık statüsüne sahiptirler. Bu nedenle hükümetler üzerinde bir baskı oluşturmak bakımından oldukça önemli bir etkiye sahiptirler. Hükümetler arası örgütler tarafından oluşturulan mekanizmalara kişiler bireysel başvuru yapabilirler. İnsan hakları örgütleri gölge raporlar sunarak hükümet politikalarını olumlu yönde etkilemek için baskı oluşturabilirler. 

Hükümetler arası Örgütler

1)        Birleşmiş Milletler

1.1)     Anlaşma Temelli Mekanizmalar

-Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi

-Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesi Komitesi

1.2)     Tematik Mekanizmalar

-Yargısız ve Keyfi İnfazlarla Özel Raportörü

-Keyfî Gözaltı ile ilgili Çalışma Grubu

-Zorla ve İstem dışı Kayıplar ile ilgili Çalışma Grubu

-Düşünce ve İfade Özgürlüğü Hakkını Koruma ve Geliştirme ile ilgili Özel Raportörü

-İşkence Özel Raportörü

-Kadınlara Yönelik Şiddet, Bunun Nedenleri ve Sonuçları ile ilgili Özel Raportörü

2)        Avrupa Konseyi

Türkiye’nin de üye olduğu Avrupa’nın siyasi kuruluşu olan Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletlerden dört yıl sonra İkinci Dünya Harbi’nin yıkıntıları, barbarlıkları üzerinde 1949’da Londra’da kuruldu. Kurucu devletlerin, üyeleri arasında birlik sağlamak olan kurucu devletlerin siyasal iradesi “ortak ideal ve prensipleri koruyarak geliştirmek ve sosyal ve ekonomik gelişmeyi teşvik” (Statüsü’nün 1. maddesi) yolunda gayret sarf edilmesi üzerinde odaklanmıştır. Örgütün Statüsü, açık bir şekilde insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygı temeline dayanmıştır.

2.1) Başvuru Mekanizmaları

-Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

-Avrupa Sosyal Haklar Komitesi

2.2) İzleme ve Denetleme Mekanizmaları        

-Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi

-Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe karşı Avrupa Komitesi

3)        Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı adı altında 1970’li yılların başında soğuk savaş koşullarındaki Avrupa’nın bölünmüşlüğüne son verilmesi, güvenlik ve istikrarın sağlanması ve katılan devletlerarasında bu amaca yönelik işbirliğinin geliştirilmesi düşüncesiyle kurulmuştur. Çalışma alanlarının içinde özellikle ulusal insan hakları kurumları ve insan hakları savunucularının işbirliği yer almaktadır.

4)        Avrupa Birliği

Avrupa Birliği genel olarak 28 Avrupa ülkesinin üye olduğu, kendine özgü uluslararası siyasi ve ekonomik bir bütünleşmeyi ifade eder. Avrupa Birliği 1951’den başlayarak Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) üzerinde temellenmiştir. 7 Şubat 1992’de Maastricht Anlaşması ile kurularak Avrupa Birliği (AB) ismini almış ve yasal zeminini 1 Şubat 2003’te yürürlüğe giren Nice Antlaşması oluşturmuştur117. Ekonomik ve siyasi bir birlik olan Avrupa Birliği’nin ana karar alma mekanizması olan AB Konseyi 15 Haziran 2004 yılında “Avrupa Birliği İnsan Hakları Savunucuları Kılavuzu”nu kabul etmiştir. 

Özgürlük, demokrasi, insan hakları ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri AB’nin temelini oluşturmaktadır. “Demokratik kurumların istikrarı, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıkların korunmasına ilişkin Kopenhag Siyasi Kriterleri, bu ilkeleri bir araya getirmekte ve genişleme sürecini şekillendirmektedir. Üçüncü ülke hükümetleriyle sağlanan geleneksel siyasi diyalog, mali işbirliği, ticaret ve yatırım çalışmaları dışında AB, insan hakları ve demokrasinin desteklenmesi konusunda ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütlerinin de katılımını sağlamaya çaba sarf etmektedir. Tüm bu çabalar içinde insan hakları savunucularının korunması da önemli bir yer tutmaktadır. 

BİLDİRGE VE SÖZLEŞMELER:

BM İnsan Hakları Komisyonunun 3 Nisan 1998 tarihli toplantısında kabul edilen “İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi”:

Evrensel olarak tanınan insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinde toplumsal kuruluşların (organların), grupların ve bireylerin hakları ve sorumlulukları üzerine bildirge

Genel Kurul:

Dünyanın bütün ülkelerinde herkes için tüm insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi doğrultusunda Birleşmiş Milletler Şartının amaç ve ilkelerine saygının önemini yeniden vurgulayarak,

İnsan haklarına ve temel özgürlüklere evrensel saygıyı geliştirmeyi amaçlayan uluslararası çabaların temel unsurları olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve insan haklarına ilişkin diğer antlaşmalar ile Birleşmiş Milletler sistemi çerçevesinde ve bölgesel düzeyde kabul edilen insan haklarına ilişkin diğer belgelerin önemini yeniden vurgulayarak,

Hiçbir ayrım gözetmeksizin, özellikle ırk, renk, cins, dil, din, politik ve diğer düşünce, ulusal ve sosyal köken, mülkiyet, soy ve tüm diğer durumlara dayanan ayrımlar gözetmeksizin uluslararası toplumun tüm üyelerinin, birlikte ve tek tek, herkes için insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirme ve teşvik etme yönündeki önemli yükümlülüklerini yerine getirme gereğinin altını çizerek ve özellikle Birleşmiş Milletler Şartına uygun olarak bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi için uluslararası işbirliği yapmanın önemini vurgulayarak,

Tüm insan hakları ihlallerinin, halkların ve kişilerin temel özgürlüklerinin, Apartheid, her çeşit ırk ayrımcılığı, sömürgecilik, yabancı hakimiyeti veya işgali, ulusal egemenlik, ulusal birlik veya toprak bütünlüğüne yönelik saldırı ve tehditten, aynı zamanda halkların kendi geleceğini belirleme hakkı ile her halkın kendi zenginlikleri ve doğal kaynakları üzerinde tam ve eksiksiz olarak egemenlik hakkının reddedilmesinden kaynaklanan haklar gibi yoğun, açık veya sistematik ihlallerin fiili olarak ortadan kaldırılmasında uluslararası işbirliğinin oynadığı önemli rolü ve bunlara katkıda bulunan birey, grup ve derneklerin yerine getirdikleri son derece yararlı çalışmaları tanıyarak,

Barış ve uluslararası güvenlik yokluğunun bu hak ve özgürlükleri tanımamanın mazereti olmayacağı bilinciyle barış ve uluslararası güvenlik ile insan hakları ve temel özgürlüklerden yararlanma arasında varolan ilişkiyi kabul ederek,

Tüm insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel, bölünmez, karşılıklı olarak birbirine bağımlı ve birbirine bağlı olduğunu ve aralarından hiçbirinin uygulamaya konulmasına zarar vermeden tam hakkaniyet içinde tümünü geliştirmek gerektiğini yineleyerek,

İnsan hakları ve temel özgürlükleri koruma ve geliştirme temel sorumluluğu ve ödevinin devlete düştüğünün altını çizerek,

Birey, grup ve derneklerin insan hakları ve temel özgürlüklere saygıyı geliştirme ve bu hakları ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtma hak ve sorumlulukları bulunduğunu kabul ederek,

İlan eder:

Madde 1: Herkesin bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte ulusal ve uluslararası düzeyde insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunmasını ve gerçekleştirilmesini geliştirme hakkı vardır.

Madde 2:

a)    Özellikle kendi yargı alanındaki herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, uygulamada tüm hak ve özgürlükleri kullanabilmesi amacıyla bütün sosyal, ekonomik ve diğer şartları ve gereken yasal güvenceleri kabul etmek suretiyle, her devletin tüm insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunması, geliştirilmesi ve gerçekleştirilebilir kılınması temel sorumluluğu ve ödevi vardır.

b)    Her devlet, bu bilgilerde amaçlanan haklar ve özgürlüklerin somut olarak kullanılabilmelerini sağlamak için yasamaya, yönetime ve gerekli diğer alanlara ilişkin tedbirleri alır.

Madde 3: İnsan hakları ve temel özgürlükler alanında Birleşmiş Milletler Şartı ve devletin diğer uluslararası yükümlülüklerine uygun olarak kabul edilen iç hukuk kuralları, insan hakları ve temel özgürlükler ve bu hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi, korunması ve somut olarak gerçekleştirilmesi konusunda bu bildirgede amaçlanan tüm etkinliklerin uygulamaya konulması ve yerine getirilmesinin hukuki çerçevesini oluşturur.

Madde 4: Bu bildirgenin hiçbir maddesi, ne Birleşmiş Milletler Şartının amaç ve ilkeleri aleyhine veya tersine, ne de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, İnsan haklarına ilişkin uluslararası antlaşmalar ile bu alanda uygulanmakta olan diğer uluslararası belge ve anlaşma hükümlerinin bir sınırlaması veya ilgası olarak yorumlanamaz.

Madde 5: İnsan haklarını ve temel özgürlükleri geliştirmek ve korumak amacıyla herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, ulusal ve uluslararası düzeyde;

a)    Barışçıl biçimde biraraya gelmek veya toplantı yapmak;

b)    Hükümet dışı kuruluşlar, dernekler veya gruplar kurmak, bunlara üye olarak girmek ve katılmak;

c)    Hükümet dışı veya hükümetlerarası kuruluşlarla ilişki kurmak hakkı vardır.

Madde 6: Herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte,

a) Yasamaya, yargıya ve yönetime ilişkin ulusal sistemler içinde, hakların ve

özgürlüklerin gerçekleştirilmesine olanak verecek tarzda bunlara ulaşma dahil

tüm insan hakları ve temel özgürlüklere ilişkin bilgileri elde etmek, araştırmak,

almak kabul etmek ve muhafaza etmek;

b) İnsan haklarına ilişkin belgeler ile uygulanabilir uluslararası diğer belgelere

 uygun olarak tüm insan haklarına ve temel özgürlüklere ilişkin düşünceleri,

 haberleri ve bilgileri yayınlamak, başkalarına iletmek veya özgürce yaymak;

c)    İnsan haklarına ve temel özgürlüklere hem hukuksal olarak hem de pratikte uyulması yönünde inceleme, araştırma, saptama, değerlendirme, bu yollar ve diğer uygun yollarla kamunun dikkatini bu sorun üzerine çekme hakkı vardır.

Madde 7: Herkesin, bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte, insan hakları alanında yeni prensip ve düşünceleri tasarlama aynı zamanda onları tartışma ve kabul görmesini sağlama hakkı vardır.

Madde 8:

1-    Herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, ayrımcı olmayan bir temel üzerinde, ülkesinin yönetimine ve kamusal işlerin yürütülmesine etkin bir biçimde katılmaya hakkı vardır.

2-    Bu hak özellikle, bireysel olarak veya başkalarıyla birlikte, hareket eden herkes için devletin organ ve kurumlarına, aynı zamanda kamusal işlerle uğraşan kuruluşlara, işleyişlerin iyileştirilmesine ilişkin eleştiri ve önerileri sunma ve çalışmalarının insan hakları ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi, korunması ve gerçekleştirilmesini engelleme ve önleme tehlikesi taşıyan tüm yönlerini bildirme hakkını içerir.

Madde 9:

1-    İnsan hakları ve temel özgürlüklerin kullanılmasında, bu bildirgede amaçlanan insan haklarının korunması ve geliştirilmesinde bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte herkesin, bu hakların ihlal edildiği durumlarda başvuru yapma olanağından etkin bir biçimde faydalanmaya ve korumadan yararlanmaya hakkı vardır.

2-    Bu amaçla, hakları ve özgürlükleri ihlal edilen herkesin, kişisel olarak veya yasa tarafından izin verilen temsilcileri aracılığıyla şikayette bulunma ve hukuksal bir otorite önünde veya yasayla kurulan bağımsız, yansız ya da yetkili tüm diğer otoriteler önünde kamuya açık mahkemede şikayetini inceletme ve bu hakları ve özgürlükleri ihlal edildiğinde, yasalar uyarınca bu otoritelerden tazminat dahil olmak üzere zarar-ziyanın telafisini öngören bir karar alma ve aynı zamanda makul bir sürede kararın ve yargı kararının uygulamasına hakkı vardır.

3-    Yine bu amaçla herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, özellikle:

a)    İnsan haklarının ve temel özgürlüklerin ihlali konusunda, şikayet üzerine makul sürede karar vermesi gereken, ulusal olarak yetkili kılınan adli, idari veya yasama otoritelerine veya Devletin hukuksal sistemine uygun olarak kurulan yetkili tüm diğer otoritelere dilekçe veya diğer uygun yöntemlerle başvurarak devlet görevlileri ve organlarının politika ve eylemlerini şikayet etme;

b)    Ulusal yasalar ile uygulanabilir uluslararası yükümlülük ve taahhütlerin uygunluğu üzerine kanaat oluşturma amacıyla, duruşmalarda, kovuşturmalarda ve kamu davalarında hazır bulunma.

c)    İnsan hakları ve temel özgürlüklerin savunulması için nitelikli ve profesyonel bir hukuksal yardım veya uygun olan tüm diğer tavsiye ve yardımları sunma ve sağlama hakkı vardır.

4-    Yine bu amaçla ve uygulanabilir uluslararası prosedür ve belgelere uygun olarak herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, insan hakları ve temel özgürlüklerle ilgili raporları almak ve incelemek için, genel veya özel yetkisi olan uluslararası organlara ulaşma ve bu organlarla hiçbir sınırlama olmaksızın iletişim kurma hakkı vardır.

5-    Kendi yargı alanında bulunan tüm topraklarda, insan hakları ve temel özgürlükler ihlalinin varolduğuna inanmak için nedenler bulunduğunda devletin süratli ve yansız bir soruşturma sürdürmesi veya olayın aydınlığa kavuşması için dava açılmasını dikkatle izlemesi gerekir.

Madde 10: Hiç kimse edimde bulunarak veya gerektiği durumlarda müdahaleden kaçınarak insan haklarının ve temel özgürlüklerin ihlaline katılamaz; kimse bu hak ve özgürlüklerin ihlalini reddettiği için cezalandırılamaz ve tedirgin edilemez.

Madde 11: Herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, yasaya uygun olarak iş ve mesleğini yapma hakkı vardır. Meslek ve işi çerçevesinde, başkasının insanlık onuruna, insan haklarına ve temel özgürlüklerine zarar verme riski bulunan herkes bu hak ve özgürlüklere saygılı olmaya ve, iş ve meslek davranış ve etiğine uygun ulusal ve uluslararası normlara uymaya mecburdur.

Madde 12:

1-     Herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, insan hakları ve temel özgürlüklerin ihlaline karşı mücadele etmek için barışçıl etkinliklere katılmaya hakkı vardır.

2-     Devlet, bu bildirgede amaçlanan hakların meşru kullanımı çerçevesinde şiddet, tehdit, misilleme eylemi, fiili veya hukuksal ayrımcılık, baskı veya diğer keyfi hareketlere karşı, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte hareket eden tüm kişilerin yetkili otoritelerce korunması için gerekli tüm önlemlerin alınmasını dikkatle izler. Bu bakımdan, herkes, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, barışçı yollarla, insan haklarının ve temel özgürlüklerin ihlaline neden olan, ve devletin ihmali olan durumlar da dahil olmak üzere, devlete isnat edilebilen etkinlik ve eylemlerle birlikte başka grup ve bireylerce işlenmiş insan hakları ve temel özgürlüklerin kullanılmasıyla ilgili şiddet eylemlerine karşı tepki gösterdiğinde, ulusal yasalarca etkin biçimde korunmaya hakkı vardır.

Madde 13: Herkesin, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte, bu bildirgenin 3. Maddesine uygun olarak, barışçı yollarla, salt insan haklarını ve temel özgürlükleri koruma ve geliştirme amacıyla kaynakları isteme, alma ve kullanma hakkı vardır.

Madde 14:

1-    Devletin, kendi yargı alanında bulunan tüm kişilere sivil, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının anlaşılmasını kolaylaştırmak için yasamaya ilişkin, tüzel, yönetsel ve diğer alanlarda gerekli tedbirleri alma zorunluluğu vardır.

2-    Bu tedbirler özellikle:

a)    Ulusal yasa ve yönetmelik metinlerinin ve insan haklarına ilişkin uygulanabilir uluslararası temel belgelerin yayınına ve bunlardan geniş bir şekilde yararlanabilmeye,

b)    Tarafı olduğu insan haklarına ilişkin uluslararası belgeler uyarınca kurulan organlara devlet tarafından sunulan periyodik raporlar dahil olmak üzere insan hakları alanındaki uluslararası dokümanlara, aynı zamanda incelenen raporların analitik özetleri ile bu organların resmi raporlarına, eşitlik temeli üzerinde, tam ulaşabilmeye ilişkin olacaktır.

3-    Devlet, kendi yargı alanına giren tüm topraklarda, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi için, bir arabulucu, bir insan hakları komisyonu veya başka bir ulusal kurum gibi diğer bağımsız ulusal kurumların kurulması veya atanması ve geliştirilmesini gerektiğinde güvence altına alır ve destekler.

Madde 15: Devletin, tüm öğrenim düzeylerinde, insan hakları ve temel özgürlüklerin eğitimini kolaylaştırma ve geliştirme ve avukatların, kolluk güçlerinin, silahlı kuvvetler personeli ile devlet görevlilerinin eğitimlerinden sorumlu olanların öğrenim programlarında insan hakları öğretimine uygun öğelere yer verilmesini dikkatle izleme sorumluluğu vardır.

Madde 16: Bireyler, hükümet dışı kuruluşlar ve uzman kurumların; içerisinde etkinliklerini sürdürdükleri topluluk ve toplumların farklılıklarını gözönünde bulundurarak, uluslar ve tüm ırksal ve dinsel gruplar arasında özellikle anlayış, hoşgörü, barış ve dostluk ilişkilerini daha çok pekiştirmek amacıyla bu alanda sürdürülen, yetiştirme, araştırma gibi etkinlikler çerçevesinde tüm insan hakları ve temel özgürlüklere ilişkin sorunlarda halkı daha duyarlı kılmaya katkıda bulunmada oynadıkları önemli bir rol vardır.

Madde 17: Bu bildirgede amaçlanan haklar ve özgürlüklerin kullanılmasında, bireysel olarak ve başkalarıyla birlikte hareket eden herkes, sırf başkalarının insan haklarını ve özgürlüklerini tanıma ve saygı gösterme amacıyla, aynı zamanda demokratik bir toplumda ahlak, kamu düzeni ve toplumun genel refahının adil gereklerinin sağlanması amacıyla belli uluslararası yükümlülüklere uygun olarak belirlenen ve yasaca öngörülen sınırlamalara tabidir.

Madde 18:

1-    Her insanın, kişiliğinin tam ve özgür gelişimini ancak içerisinde gerçekleştirme olanağı bulduğu topluluğa karşı ödevleri vardır.

2-    Bireyler, gruplar, kurumlar ve hükümet dışı kuruluşların demokrasinin korunması ve insan haklarının ve temel özgürlüklerin geliştirilmesi korunmasında toplumun, kuruluşların ve demokratik sürecin ilerletilmesi ve geliştirilmesine katkıda önemli bir rolü ve sorumlulukları vardır.

3-    Aynı şekilde, bunların kişinin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve diğer insan hakları belgelerinde belirtilen hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleştirilebildiği bir sosyal ve ekonomik düzeni ilerletme hakkına katkıda bulunmada önemli bir rolü ve sorumluluğu vardır.

Madde 19: Bu bildirgenin hiçbir maddesi, bir birey, grup veya toplum organı, veya devletin, bildirgede belirtilen haklar ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir etkinliğe girişme veya bu türden bir eylemde bulunmaya hakkı olduğu biçiminde yorumlanamaz.

Madde 20: Aynı şekilde, bu bildirgenin hiçbir maddesi, birey, grup, kurum veya hükümet dışı kuruluşların Birleşmiş Milletler Şartının hükümlerine ters düşen etkinliklerini destekleme veya teşvik etmeye devletlerin izin vereceği biçiminde yorumlanamaz.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ

5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesinin bir araya gelmesiyle oluşturulan Avrupa Konseyi, insan hakları ve özgürlüklerinin devletlerce korunmasına ve geliştirilmesine vurgu yaparak insan haklarına saygı yükümlülüğünü üyelik koşulu olarak belirtmiştir. Avrupa Konseyi’nin bu anlamda ilk adımı 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan ve 3 Eylül 1953’te yürürlüğe giren “İnsan Hakları ve Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (AİHS)” dir.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NİN AMACI NEDİR?

Sözleşme insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini amaç edinir. AİHS hazırlık aşamasında Avrupa’daki demokratik rejimlerin devam ettirilmesi açısından gerekli olan asgari hak ve özgürlükleri güvenceye alarak işe başlamış, zamanla insan hakları listesini genişletmiştir. AİHS ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan çok sivil ve politik hakların korunmasına öncelik vermiştir. Bu sözleşmeyi sosyal ve ekonomik hakları içeren “Avrupa Sosyal Şartı” izlemiştir. Türkiye 10 Mart 1954’te sözleşmeyi onaylamış, 28 Ocak 1987’de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Mahkemenin zorunlu yargı yetkisini ise 28 Ocak 1990’da kabul etmiştir. AİHS, 45 Avrupa Konseyi üyesi devletin 44’ü tarafından onaylanmıştır.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NİN BAŞLICA ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

• Sözleşme insan haklarını uluslararası düzeyde güvence altına alır. Sözleşmeyle birlikte bölgesel bir koruma sistemi yaratılmıştır. Sözleşme insan haklarını ulus devletlerin içişleri olmaktan çıkarmakta ve devletlerin işledikleri insan hakları ihlallerinin uluslararası alana taşınmasına imkan tanımaktadır.

• Sözleşmenin getirdiği “devletler arası başvuru” ve “ bireysel başvuru” yoluyla sözleşmeye taraf devletler ve bireysel başvuru hakkına sahip olanlar (şahıslar, şahıs toplulukları, STK’lar) sözleşmeye taraf olan bir devlete karşı, sözleşmede bulunan hak ve özgürlükleri ihlal ettiği gerekçesi ile AİHM’de dava açma hakkına sahiptirler.

• AİHS sadece kendisini onaylayan devletler için bağlayıcıdır. AİHS hukuk tekniği açısından uluslararası bir anlaşmadır ve sözleşmeye taraf olan devletler bakımından bağlayıcı sonuç doğurur.

• Sözleşme insan hakları ve özgürlüklerinin korunması amacıyla bir denetim mekanizması oluşturdu. Denetim sistemi, yürürlüğe giren 11. Protokol ile tek mahkeme sistemine dönüştü.

• AİHS, uluslararası alanda insan hak ve özgürlüklerinin korunmasının en önemli hukuksal aracıdır.

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ HANGİ HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ GÜVENCE ALTINA ALIR?

AİHS bir giriş, üç bölüm ve 59 maddeden oluşur. Giriş bölümünde sözleşmenin dayandığı temeller açıklanır.

I. Bölüm (md:2-18), sözleşmenin güvenceye aldığı maddi hakları içerir.

II. Bölüm (md:19-51), AİHM’nin oluşumuna, yetkilerine, çalışma ve yargılama usullerine ilişkin hükümleri içerir.

III. Bölüm (md:52-59), sözleşmenin uygulanması ile ilgili çeşitli kurallara yer verir.

Madde 1

İnsan Haklarına Saygı Yükümlülüğü

Yüksek Sözleşmeci Taraflar, kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar.

Madde 2

Yaşama Hakkı

Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır.

Madde 3

İşkence Yasağı

Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.

Madde 4

Kölelik ve Zorla Çalıştırma Yasağı

Hiç kimse köle ve kul halinde tutulamaz. Hiç kimse zorla çalıştırılamaz ve zorunlu çalışmaya tabi tutulamaz.

Madde 5

Özgürlük ve Güvenlik Hakkı

Her kişinin özgürlük ve güvenliğe hakkı vardır.Yakalanan her kişiye, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen her türlü suçlama en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir. Yakalanması ya da tutuklanması nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılan her kişi, özgürlüğünün kısıtlanmasının yasaya uygunluğu konusunun en kısa bir zamanda karara bağlamasını ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.

Madde 6

Adil Yargılanma Hakkı

Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.

Madde 7

Cezaların Yasallığı

Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 8

Özel Hayatın ve Aile Hayatının Korunması

Herkes özel ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

Madde 9

Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü

Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.

  

Madde 10

İfade Özgürlüğü

Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir.

Madde 11

Dernek Kurma ve Toplantı Özgürlüğü

Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.

Madde 12

Evlenme Hakkı

Evlenme çağına gelen erkek ve kadın, bu hakkın kullanılmasını düzenleyen ulusal yasalar uyarınca evlenmek ve aile kurmak hakkına sahiptir.

Madde 13

Etkili Başvuru Hakkı

Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.

Madde 14

Ayırımcılık Yasağı

Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.

Madde 15

Olağanüstü Hallerde Askıya Alma

Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, ancak durumun gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla bu Sözleşmede öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında, 2. madde ile 3. ve 4. maddenin 1. fıkrasını ve 7. maddeyi hiçbir suretle ihlale mezun kılmaz.

Madde 16

Yabancıların Siyasal Etkinliklerinin Kısıtlanması

10, 11 ve 14. maddelerin hiçbir hükmü, Yüksek Sözleşmeci Tarafların yabancıların siyasal etkinliklerini sınırlamalarına engel sayılmaz.

Madde 17

Hakların Kötüye Kullanımının Yasaklanması

Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.

Madde 18

Hakların Kısıtlanmasının Sınırları

Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.

 

SEVİM SALİHOĞLU                       

PROJE KOORDİNATÖRÜ              

NAZLI DENİZ DİNÇER

İSTANBUL ÜNV. SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ ÖĞRENCİSİ