Kuruluş felsefelerinde askeri darbelerle hesaplaşma ve darbe girişimlerin önlenmesine yönelik çabaların özel bir yeri olan İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) olarak son günlerde defalarca dile getirdiğimiz görüşleri bir kez daha paylaşmak isteriz;

  • 15 Temmuz 2016 tarihinde askeri darbe girişiminde bulunanlar, aynı daha öncekiler gibi,       Türkiye halklarına karşı bir insanlık suçu işlemişlerdir. Ve darbecilerin hakkında Anayasa ve yasalar çerçevesinde ne gerekiyorsa tüm hukuki işlemler yapılmalı, hukukun üstünlüğüne özen gösterilerek adil biçimde yargılanmalı ve suçlu bulunanlar cezalandırılmalıdırlar.
  • Ülkemizde olağanüstü bir durum yaşanmaktadır. Kuşkusuz içinde yaşadığımız olağanüstü durumla uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerden taviz vermeden, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmadan baş etme imkânını sağlayan düzenlemelerin acil bir şeklide yapılması gerekmektedir.
  • Ne var ki, sözcük olarak aynı olmasına karşın yaşadığımız bu OLAĞANÜSTÜ durumla 27 Ekim 1983 tarihinde yani doğrudan 12 Eylül Askeri Darbe döneminde bizzat darbeyi pekiştirmek amacıyla çıkarılan “OLAĞANÜSTÜ HAL KANUNU”na dayanarak baş etmek olanaksızdır. Çünkü askeri darbe girişimleri askeri darbe döneminin zihniyeti ve kanunları ile ortadan kaldırılamaz, aksine askeri darbe dönemlerinin zihniyeti daha da pekiştirilir.
  • Oysa mevcut bu kanun ile; Bakanlar Kurulunca hiçbir yargı denetimine açık olmayan kanun hükmünde kararnameler (KHK) çıkarılabilecek, zaten önemli ölçüde işlevsizleştirilmiş olan yasama organı (TBMM) bütünüyle işlevsizleştirilecek, dahası yeterince tahrip edilen hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ve insan haklarına saygı gibi demokrasi ilkelerinin maruz kaldığı tahribat daha da derinleşecektir.

Bizler bu kaygılarımızı paylaştıktan sonra, 23 Temmuz 2016 tarihli Resmi Gazete de 667 sayılı Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında alınan tedbirlere ilişkin KHK yayınlanmıştır. İnsan haklarını ve temel hukuk devleti ilkelerini hiçe sayarak hazırlanmış KHK bu hali ile başta Anayasanın 15. maddesinin 2. fıkrası olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 15. maddesi ve hatta Anayasamızın OHAL KHK’ları ile ilgili maddelerine de açıkça aykırıdır.

Anayasanın 15. maddesinin 2. fıkrasında yer verildiği gibi, yaşam hakkının korunması gerektiği, kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamayacağı yani işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranışta bulunulamayacağı, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağı, suç ve cezaların geçmişe yürütülemeyeceği, suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimsenin suçlu sayılamayacağı (yani masumiyet karinesi) açık biçimde düzenlenmiştir. Bu haklar her şart altında mutlaka korunması gereken ve kesinlikle sınırlandırılamayacak haklardır.

Keza Türkiye’nin de tarafı olduğu AİHS’in 15. maddesinde belirtildiği üzere Sözleşmenin 2. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı, 3. maddesinde düzenlenen işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranış yasağı, 4. maddesinde düzenlenen kölelik ve zorla çalıştırma yasağı ve 7. maddesinde düzenlenen kanunsuz ceza olmaz ilkeleri hiçbir şekilde sınırlandırılamaz.

Ayrıca, Türkiye BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesine taraftır. Her iki sözleşmede de düzenlenen “adil yargılanma güvenceleri” hiç bir durumda, istisna tanımayan hakların korunmasını sınırlandıracak önlemlere tabi tutulamaz. Anayasada ve sözleşmelerde yer alan masumiyet karinesi dahil, adil yargılama temel ilkelerinden sapma ise her durumda yasaklanmıştır (BM Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, 4. Madde ile ilgili Genel Görüş No. 29 (2001): Olağanüstü durumlara ilişkin istisnalar, parag. 11”).

Kısacası gerek Türkiye Anayasasının 15. maddesi 2. fıkrasındaki gerekse AİHS’in 15. maddesindeki düzenlemeler her şart altında mutlaka korunması gereken temel hak ve özgürlükleri düzenlemektedir. OHAL zamanında bile bu haklara kesinlikle dokunulamaz ve bu haklar sınırlandırılamaz.

23 Temmuz 2016’da yayımlanan KHK ise hemen hemen hiçbiri ilan edilen “olağanüstü halin” konusu ve süresiyle ilişkilendirilemeyecek, orantılılık ilkesi ile hiçbir şeklide açıklanamayacak hükümlerden oluşmaktadır.

KHK’nın 2. maddesinin 1. fıkrası ile “FETÖ/PDY örgütüne ait veya bu örgütle bütünleşik veya irtibatlı olduğu belirtilen özel sağlık kurum ve kuruluşları, özel öğretim kurul ve kuruluşları ile özel öğrenci yurtları ve pansiyonları, vakıf/dernek ve bunların iktisadi işletmeleri, vakıf yükseköğretim kurumları, sendika/federasyon ve konfederasyonların kapatıldığı” belirtilmiştir. 2. maddenin 3. fıkrasında “milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine üyeliği veya iltisakı ya da bunlarla irtibatı belirlenen ve ekli listede yer almayan diğer kurum ve kuruluşların ilgili bakanlıklarda oluşturulacak komisyonun teklifi üzerine bakan onayı ile kapatılacağı” ve bunların her türlü mal varlığı, alacak ve hakları, belge ve evraklarının ve diğer taşınır ve taşınmazlarının hazineye devredileceği belirtilmiştir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, doğrudan doğruya kurum ve kuruluşların mahkeme kararı olmadan kapatılması ve her türlü mal varlığına el konulması Anayasa ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkı, Anayasa 15/2’deki masumiyet karinesi, örgütlenme hakkı ve mülkiyet hakkı ihlalidir. Bir mahkeme kararı söz konusu olmadığı için bu şekilde kapatılan veya gelecekte kapatılabilecek kurum ve kuruluşların yargı yolu ile ileride haklarını almaları da muhtemeldir.

Bu düzenleme ile ceza kanunlarında yer almayan ve tamamen sübjektif bir değerlendirme olan ve Milli Güvenlik Kurulunun dolayısıyla Bakanlar Kurulunun takdirine bırakılan “milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine üyeliği veya iltisakı ya da bunlarla irtibatı belirlenen” tabiri bakanlıklara sınırsız ve nesnel olmayan anayasa dışı yetkiler tanımaktadır. Siyasi iktidar böylelikle kendine muhalefet eden tüm toplumsal kurumlara OHAL KHK’sını uygulayabilecektir. Bu kurumlar, OHAL devam ettiği sürece Demokles’in kılıcı gibi kendilerini ciddi bir kapatılma baskısı altında hissedecekler ve iktidara yönelik hiçbir eleştiri yapamayacaklardır. Bu ise siyasal alanı dolayısıyla demokratik hayatı tamamen yok etmek, hukuk güvenliğini ve güvencesini tamamen ortadan kaldırmak demektir.

KHK’nın 3. ve 4. maddeleri ile ise aynı tanımlama kullanılarak yüksek yargı mensupları, hakim ve savcıların, mahalli idareler ve yükseköğretim personeli dahil tüm kamu görevlilerinin hiçbir adil soruşturma süreçleri işletilmeden meslekten kolaylıkla atılabilmelerinin önü açılmış, dahası “olağanüstü hal” dönemi ile sınırlı olmayarak ömür boyu kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceği ifade edilerek başta Anayasa olmak üzere özel kanunlarında düzenlenen bütün güvenceler ortadan kaldırılmıştır.

Hiç kuşkusuz gerek KHK’nın 3. maddesi gerekse de 4. maddesindeki işlemler gerçekleştiğinde kişilerin ve 2. maddeye göre kurumlarla ilgili kapatma işlemleri gerçekleştiğinde ise kurumların yargı yolu ile haklarını almaları her zaman mümkündür.

KHK’nın 5. maddesi ile aynı tanımlama kullanılarak hakkında idari işlem tesis edilenler ile suç soruşturması veya kovuşturması yürütülenler hakkında pasaportlarının iptal edileceği belirtilerek seyahat özgürlüğü hakkı açıkça ihlal edilmiştir.

KHK’nın 6. maddesinin 1. fıkrasının a bendi ile gözaltı süresi 30 güne kadar çıkarılarak gerek Anayasanın 15/2. fıkrasında, gerekse de AİHS’in 15. maddesinde güvence altına alınan işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranış yasağı – ki bu mutlak bir yasaktır- ihlal edilmektedir. Sıkıyönetim zamanında bile sıkıyönetim kanununun 15. maddesine göre gözaltı süreleri 15 gün şeklinde düzenlenmiş olup, hakim kararı ile en fazla 15 gün daha uzatılabilmekteydi. Türkiye’de sıkıyönetim ilan edilmediğine göre ve OHAL kanununda 1992 yılında gözaltı süresi ile ilgili 26. madde kaldırılmış olmasına rağmen gözaltı süresini 30 güne çıkaran bir düzenleme kesinlikle KHK ile yapılmaz. OHAL uygulama bölgeleri için geçerli olan azami gözaltı süresinin 1997 yılında 30 günden 10 güne indirilmiş olduğu göz önüne alındığında 2016 yılında geldiğimiz bu noktanın ne denli kaygı verici olduğu anlaşılabilir.

Kuşkusuz insan hakları örgütleri olarak, işkence yasağı ihlalleri açısından da büyük risk oluşturan gerek 30 günlük gözaltı süresi, gerekse de işkencenin önlenmesi açısından çok önemli olan usul güvencelerinin (özel olarak avukata erişim) ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak bu düzenlemelere yönelik olarak başta AİHM olmak üzere ilgili dava ve şikayet mekanizmalarını harekete geçirmek üzere gerekli başvuruları yapacağız.

Yine KHK’nın 6. maddesinde çeşitli soruşturma usullerinin düzenlenmesi, avukattan yararlanma hakkının kısıtlanması, yeni infaz rejimlerine yer verilmesi tekrar özel yargılama yapılacağını ve darbe girişimi nedeni ile haklarında işlem yapılanların yargılaması bitene kadar bu KHK’nın ve dolayısıyla OHAL’in devam edeceği anlamı çıkmaktadır. Her açıdan kaygı verici bu durum aynı zamanda adil yargılanma hakkının ihlali anlamına gelmektedir.

KHK’nın 9. maddesi tıpkı 12 Eylül Anayasasının geçici 15. maddesi gibi KHK kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeni ile hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğunun doğmayacağını belirterek mutlak bir dokunulmazlık maddesi getirmiştir. Bu durum AİHS’in 15. maddesi 2. fıkrasında ve 7. Maddesinde düzenlenen kurala aykırılık taşımaktadır. Hiç kuşkusuz KHK’nın 9. maddesi böyle düzenlenmiş bile olsa bu süreçte insan hakları ihlallerine yol açanların sorumlulukları hiçbir şekilde ortadan kalkmayacaktır.

667 sayılı OHAL KHK’sı bu hali ile uygulandığı takdirde gerek Türkiye Anayasasının 15. maddesi, gerekse de Türkiye’nin tarafı olduğu AİHS’in birçok maddesine aykırılık taşıdığından kabul edilemezdir. Hak ve özgürlükleri ortadan kaldırdığı gibi darbe girişimi gibi ciddi suçlarla mücadeleyi de zaafa uğratacaktır. Bu nedenle, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü temel alan ilkeleri hiçe sayarak hazırlanmış bu KHK acilen iptal edilmelidir.

 

İnsan Hakları Derneği

Türkiye İnsan Hakları Vakfı