İnsan Onuru

7182

Hüsnü Öndül

Not: Bu makalenin yayın tarihi 1998’dir.

İnsan onurunun neyi ifade ettiği, insan haklarıyla ilişkisi, hukuk biliminin ve felsefenin konusu olmuştur. Başka bilim dallarının da. Yazımızda, onur kavramının çeşitli açılardan anlamlarına, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ndeki yer alış biçimine ve konu ile ilgili kısa bilgilere, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemesi’nin insan onuru değerlendirmesine, Türk mevzuatı ve yargı pratiğinin ne olduğuna ve dünyada yürürlükteki sistemin – tüm sistemin- insan onuruna uygunluğu sorununa yer verecek ve tartışacağız. Kuşkusuz onur kavramına yüklenen anlam, insanı kavrayışla doğrudan bağlantılıdır. Bu bağlamda insana ve insan toplumuna, insanın ilişkilerine bakışımız da sunulacaktır.

İNSAN ONURU NEDİR?

İnsan onuru(1) sözlüklerde, izzetinefis, haysiyet, özsaygı, şeref, erdem, vakar, gurur, saygınlık, kendine saygı duyma ve başkalarını da kendine saygılı kılma olarak açıklanmakta. Felsefe terimi olarak İngilizce (dignity) sözcüğünün Türkçe karşılığıdır.

“İnsanın değeri” ile “onurunu” İ.Kuçuradi eş anlamlı kullanmakta. Kuçuradi, “İnsanın değeri derken bundan insanın diğer canlılar arasındaki özel yerini anlıyorum. İnsana bu özel yeri sağlayan, onun özelliklerinin bütünüdür, onu diğer canlılardan ayıran olanaklarıdır. Bu olanaklar, insana özgü etkinlikler ve ürünler olarak görünür. Bu özellikler ise, insanın diğer canlılarla ortaklaşa taşıdığı özelliklere ek özelliklerdir. İşte bu özellikler ya da olanaklar “insanın değerini” ya da “onurunu” oluşturur.”(2) demektedir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin resmi çevirisinde, 1. maddede şöyle yazılıdır: “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Eleanor Roosevelt Başkanlığında sekiz üyeden oluşan bir Taslak Hazırlama Komitesi oluşturmuştu. Komite İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni hazırlayacaktı. Haziran 1947 de de, Komite, Fransız Rene Cassin, Çharles Malik (Lübnan) ve Geoffrey Wilson (Birleşik Krallık/İngiltere)’den oluşan bir çalışma grubunu görevlendirdi. Rene Cassin bildiri taslağını kaleme alacaktı. Bildirinin 1. maddesinde geçen haysiyet (onur) sözcüğünü, bildirinin “temel kavramı” olarak niteleyen Malik’ti. Birleşmiş Milletlerin insan onuru kavramıyla ilk ve resmen ilgilenmesinin kaynağında ise, Güney Afrika temsilcisi Smuts vardır.(3) Birleşmiş Milletler andlaşmasının (1945) başlangıç bölümünde insan onuru kavramı, resmi çeviride şöyle geçer “… İnsanın ana haklarına, şahsın haysiyet ve değerine, erkek ve kadınlar için olduğu gibi büyük ve küçük milletler için de hak eşitliğine olan imanımızı yeniden ilan etmeğe…”

İ. Kuçuradi Etik’inde, “kişi açısından onur” kişinin o ana dek kendi imgesine uygun davranmanın, kendi imgesine uygun yaşamanın bilince ve böyle yaşamaktan dolayı kendine layık gördüğü belirli bir muamele beklentisidir. Böylece ‘onur’ denilen şey, kişinin kendi imgesine uygun düşmesi sonucu kendine biçtiği değer oluyor.” demektedir.(5)

Kuçuradi, İnsan ve Değerlerinde ve Etik’te, “..bir şeyin değerinden anladığım, bir şeyin onunla aynı türden olan şeyler arasında özel yeri”dir, demektedir.(6) Kuçuradi’nin insan onuru ile ilgili açıklamasına devam etmek istiyorum. Çağın Olayları Arasında’da, “İnsan hakları Bildirisi’nin 1. maddesinin birinci tümcesi ise ” all human being are born free end egual in dignty and rights” der. Burada dile getirilen, insanların n e d e eşit olduklarıdır. Kişisel dignity bakımından insan olma onuru bakımından, insanın değeri bakımından eşittirler, deniyor. (…) Ülkemizde, yasa önünde eşitlik var sayalım! Ama eğer ülkemizde bazı çocuklar air-condition’un olduğu evlerde otururken, başka bazı çocuklar -25 derecede ayağında basma pantolon, çorapsız dolaşmak zorundaysa, bu çocukların- 25 derecede bu durumda dolaşmasını doğrudan doğruya -şu anda, ileride değil, şu anda- önliyecek etkin yasalar yoksa, ülkemizde insanlar yasa önünde eşit görülse de, insan onuru bakımından eşit görülmüyorlar demektir.”

Jack Donnelly, Teoride ve Uygulamada Evrensel İnsan Hakları’nda(8) “İnsan haklarına hayat için değil, fakat onurlu bir hayat için “ihtiyaç” duyulur. Uluslararası İnsan Hakları sözleşmelerinde belirtildiği gibi, insan hakları, “insan kişisinin özündeki onur “dan kaynaklanır. İnsan hakları ihlalleri bir kimsenin insanlığını inkar ederler; yoksa kişinin ihtiyaçlarını tatmin etmesini her zaman engellemezler. İnsan haklarına bağlık gereklerinden dolayı değil; fakat onurlu bir hayat için, bir insana özgü değerli bir hayat için, bu haklar olmaksızın tat alınamayacak bir hayat için “ihtiyaç” duyulan şeylerden dolayı sahibizdir.(…) Başka sosyal pratikler gibi, insan hakları da insan faaliyetinden kaynaklanır; bunlar insana Tanrı, doğa veya hayatın fiziki gerçekleri tarafından verilmiş değildir.(..) İnsan Hakları Evrensel Bildirisi çoğu ülkede hayatın fiilen nasıl olduğu hakkında bize pek birşey söylemez; fakat onurlu bir hayatın -bir insan için değerli bir hayatın- şartlarını gösterir ve bu gerekleri, bütün sonuçlarıyla birlikte haklar biçiminde açıklar. Zengin ve güçlü ülkelerde bile, bu asgari standartlar çok nadir olarak herkes için karşılanır; ama insan haklarına sahip olmanın bu kadar önemli olması tam da bu noktada kendini gösteriyor ve belki bu önemin nedeni de bu durumdur. İnsan hakları, haklar olarak, insan doğasının temelindeki ahlakı görüşün gerçekleştirilmesi için gerekli olan sosyal değişmeleri gerekli kılmaktadır. Böylece, insan hakları öğretileri insan haklarına sahip olmakla insan olmayı kabaca eşit tutarlar. İnsan hakları(nın konuları) ndan yararlanmayan bir kimsenin kendi ahlaki doğasına yabancılaşmış olduğu hemen hemen kesindir. Bunun için, insan hakları, bir kimsenin bunlardan yararlanmasının reddedilemeyeceği anlamında değil -çünkü bütün baskıcı rejimler kendi yurttaşlarını sürekli olarak bu haklardan yoksun tutmaktadırlar- fakat bu hakların kaybının ahlaki olarak “imkansız” olduğu anlamında vazgeçilmezdir: kişi, bu hakları kaybetmesi halinde, bir insan için değerli bir hayat yaşayamaz. Aynı anda hem ütopik bir ideal ve hem de bu ideali uygulamaya geçirmek için gerçekçi bir uygulama söz konusu olunca, insan hakları fiilen şöyle der: “Bir kişiye bir insan olarak muamele eki insan muamelesi göresin.” Bu, insan haklarının ütopyacı yanıdır. Fakat insan hakları aynı zamanda, “bir kişiye nasıl insan gibi muamele edileceğini” de gösterir ve meşru bir devletin faaliyet çerçevesini belirleyen bir haklar listesi de sunar. Böylelikle insan hakları kendini -gerçekleştirmenin bir tür ahlaki kehanetidir: “İnsanlara insanlar olarak muamele et ki -ilişik listeye bak- hakiki anlamda insanlar bulasın.” İnsan haklarının kaynağı olan, insan doğasıyla ilgili bu ileriye bakan ahlaki görüştür ki, insan haklarıyla ilgili iddialarda saklı bulunan sosyal değişmelerin temelini oluşturur… “(..) İnsan hakları listeleri, insan onuru için (yapılan) siyasal mücadelenin eseri olup, bu mücadelenin temel özelliğini göstermektedir. İnsan hakları uygulamasının özünde yatan ahlaki ideal ile siyasal gerçeklik arasındaki etkileşimin başka bir yönü de budur.”

J. Donnelly’den bu uzun alıntıyı yapmamızın bir nedeni var. Donnelly, kitabında insan haklarına en uygun rejim olarak liberalizmi göstermekte, kitabının ikinci kısım, dördüncü bölümünde, insan onuru, insan hakları ve siyasi rejimler başlığı altında (s 74-98) karşılaştırmalar yapmaktadır. Yazımızın ilerleyen bölümünde Donnelly’nin görüşlerine döneceğiz.

MARX VE İNSAN

Burada Max’a,onun insan anlayışına gelebiliriz. Marx, insanı, ilişkiler içinde insan olarak değerlendirir. O nedenle, “insan toplumu”ndan söz eder. İlişkileriyle insan, diğer insanlarla ve doğa ile ilişkisinde insandır. Doğal ilişkilerin yerini üretim ve mülkiyet sisteminin (işbölümü ve özel mülkiyet) belirlediği ilişkiler almıştır. Bu yabancılaşma olgusunu ortaya çıkarır. İşbölümü ve özel mülkiyet insanın değerlerinde değişmeye yol açar.”Değer” bu durumda malik olunan şey’dir. Belirtilen durumda, insanlararası kişisel ilişkinin (doğal ilişkinin) yerini kişiselsizleştirme alır. Şeylere malik olma ve şeylerin insanlara egemenliğidir artık söz konusu olan. Marx, insana ve insan toplumuna ilişkin görüşlerini 1844 İktisadi ve Felsefi Yazıları, Alman İdeolojisi, Kutsal Aile, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve Kapital’in üçüncü cildinde ortaya koymuştur. 1844 Felsefe Yazılarında Marx, “İnsan bir tür varlığıdır.” der (s.78) “Hayvan kendi hayat etkinliğiyle doğrudan doğruya özdeştir. Kendini bundan ayırdetmez. (..) İnsan, paratik etkinliğiyle nesnel bir dünya yaratırken, organik olmayan doğayı işlerken, bilinçli bir tür varlığı olduğunu, yani türü kendi özvarlığı gibi ele alan ya da kendini bir tür varlığı gibi ele alan bir varlık olduğunu ispatlar.(…) Hayvan yalnız kendini üretir,oysa insan bütün doğayı yeniden üretir.(..) İnsan aynı zamanda güzelliğin kurallarına göre yaratabilir.

“Yabancılaşmış emek(…) dışarıdaki doğayı ve insanın manevi özünü, insanca varlığını yabancılaştırdığı gibi, insanın kendi bedenine de yabancılaştırır. İnsanın kendi emeğinin ürününden, hayat etkinliğinden, türsel varlığına yabancılaşması olgusunun dolaysız bir sonucu, insanın insana yabancılaşmasıdır. İnsan nasıl kendi kendisiyle karşı karşıya geliyorsa, öteki insanla da karşı karşıya gelmektedir. İnsanın işiyle, emeğinin ürünüyle ve kendisiyle ilişkisi için geçerli olan, insanın öbür insanla öbür insanın emeği ve emeğinin nesnesi için de geçerlidir.(..) Özel mülkiyetin ya da insanın kendine yabancılaşmasının olumlu şekilde aşılması ve dolayısiyle insani öze insan tarafından ve insan için gerçekten sahip olunması olarak komünizm; böylece toplumsal (yani insani) bir varlık olarak insanın kendisine tam dönüşü olan komünizm -daha önceki gelişmelerin bütün servetiyle gerçekleştirilen, bilinçli bir dönüş. Bu komünizm, tam gelişmiş doğalcılık(natüralizm) olarak hümanizmle eşittir ve tam gelişmiş hümanizm olarak da doğalcılıkla eşittir; insanla doğa ve insanla insan arasındaki çatışmanın gerçek çözümüdür- varoluşla öz, nesneleşme ile kendini pekiştirme, özgürlük ile zorunluk, birey ile tür arasındaki kavganın gerçek çözümüdür. Komünizm, tarihin çözülmüş bilmecesidir; ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir.(::) Birey,toplumsal varlıktır.

Marx’ın – bu büyük ve son sistem kurucusunun- insan anlayışını ve projesini inceleyen , olumlayan ya da yeren çok sayıda yapıt var. Erich From bunlardan biri ve “Marx’ ın İnsan Anlayışı”(10) adlı yapıtında, “Marx, Batı hümanizmasının ulaştığı zirveyi temsil etmektedir” demektedir. Mourice Cornforth ise, “Komünizm ve İnsanlık Değerleri (11) adlı yapıtında,” Marksist toplumsal teorinin yaptığı, insanlık değerlerinin temellerini ortaya çıkarmak, bunların nedenini, evrenselliğini ya da nesnelliğini insan bilimine dayanarak göstermektir. Ve aynı zamanda insanların, insan bilimini oluşturacak düzeye ulaştıkları zaman, iyi bir hayatın koşullarını nasıl bir rüya olmaktan çıkarıp gündelik bir gerçek haline getirebileceklerini göstermektir. Marksist teori; iyi bir hayat fikrini doğaüstü yaldız ve şaşasından sıyırıp,onun sadece mutlu bir seçkinler tabakası tarafından başka bir dünyada elde edilebilecek bir şey değil, yeryüzündeki gündelik işlerinin arkasında koşan sıradan insanların nasibi ve hakkı olduğunu gösterir.” değerlendirmesinde bulunmaktadır.

TÜRK HUKUK SİSTEMİNDE VE YARGI PRATİĞİNDE İNSAN ONURU

Türk Hukukunda. onur ve kişilik hakkı kavramları kullanılarak yapılmış düzenlemeler vardır. Burada, Anayasa’nın 17 ve 32. maddelerini, Medeni Yasa’nın 23 ve 24. maddelerini, Borçlar Yasası’nın 49. maddesini. 5680 sayılı Yasanın 16 ve 18. maddesini, Türk Ceza Yasası’nın 480. maddelerini sayabiliriz.

Türk Anayasa Mahkemesi, 28.6.l966 tarih ve 1963/132 esas, 1966/29 karar sayılı kararında,insan haysiyetini şöyle tanımlamaktadır: ” İnsan haysiyeti kavramı, insanın ne durumda, hangi koşullar altında bulunursa bulunsun, salt insan oluşunun kazandırdığı değerin, tanınmasını ve sayılmasını anlatır. Bu öyle bir davranış çizgisidir ki, ondan aşağı düşünce yapılan işlem ona muhatab olanı insan olmaktan çıkarır.”(12)

Yargıtay Ceza Genel Kurulu da,4. 4 .l983 tarih ve 1983/8-64 esas,1983/156 karar sayılı kararında,” İnsani olmayan muameleler : insan kişiliğini ve duygusunu önemli derecede incitici fiiller, haysiyet kırıcı hareketler ise, kimsenin namus, şöhret veya haysiyetine saldırı niteliğindeki fiillerdir” şeklinde değerlendirmede bulunmaktadır.

İnsan haysiyetinin tanımını veren Anayasa Mahkemesi,27.12.1965 sayılı kararında (27.12.1965,1965/57esas,1965/65 karar, D. 4/3-9, Resmi gazete,6.2.1967,sayı,12520), “katıksız hapis, askerlik hizmetinin ve bu topluluğun bünyesinin doğurduğu bir gereksinim, askerliğe özgü bir cezadır.(..) Bu ceza insan haysiyeti kavramına göre ölçüye vurulduğunda, bir odada, sağlık şartları altında, gizlice ve tek başına çekilen ve cezaevlerindeki olağan yeyip içme disiplininin kısa süreler için biraz daha daraltılmasından ileri gitmeyen bir cezanın, insanın sırf insan olma değerinin hak ettiğinden daha aşağı bir davranış sayılmayacağı”na karar vermiştir.(13)

Anayasa Mahkemesinin bu görüşünün yukarıdaki kararındaki insan haysiyeti kavramını tanımlamasıyla çelişmektedir. Ancak hemen ifade etmeliyiz ki, insan haysiyeti yalnızca şiddete maruz kaldığında zedelenmez. Kamu otoritelerince kasıtlı olarak ve yasalardan dayanak alarak gerçekleştirilen Anayasa Mahkemesinin değerlendirilmesine konu olan eylem ve bu eylemin yasayla korunması, insanın doğal gereksinmelerinden olan beslenmesi ile ilgilidir. Bu bir zorunluktan değil,ceza infaz siyasetindeki tercihten kaynaklıdır. Açıklanan durumda bu siyasetin, insan onuruna ne kadar uygun olduğu da ortaya çıkmaktadır. Aç bırakarak,besin maddesini yaptırım aracı olarak kullanarak insana yapılan muamele, bırakınız olağan rejim koşullarında da uygulanamazlığını,savaş hukukuna (insancıl hukuka) da aykırıdır. Savaş koşullarında bile böyle bir ceza uygulanamaz.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Danimarka, Norveç, İsveç ve Hollanda’nın Yunanistan’a karşı (App.N0:3321/67 ;3322/67 ;3323/673344/67) ve Danimarka, Norveç ve İsveç’in yine Yunanistan’a karşı başvurularında,insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleler konusunda anlayışını ortaya koymaktadır. Buna göre,insanlık dışı muamele: “Belirli bir durumda, kişiyi fiziksel ya da zihinsel bir şiddet uygulamasına kasıtlı olarak maruz bırakan gayrimeşru edimdir.” Aşağılayıcı muamele ise, “Bireyi diğer kişilerin önünde büyük ölçüde (grossly) utanca boğan ya da onu kendi arzu yahut istencine aykırı (…) biçimde davranmaya yönlendiren eylemler aşağılayıcı muameledir.”(14)

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Campbell et Cosans/ İngiltere davasında, “Onur kırıcı muamele veya ceza bireyi, başkalarının ya da kendi gözünde küçük düşüren muameledir.” demektedir. Mahkeme, “Özgürlüğünden mahrum kişi üzerinde maddi güç kullanımı, şayet ilgili kişi davranışı ile bunu mutlak surette zorunlu kılmamış ise onur kırıcı bir muameledir. Hücre hapsi, zincire vurulma, kasten kötüleştirilmiş yaşam koşulları, renk, ırk veya dine dayanan bir ayrım onur kırıcı muameledir.”(15)

Bu bölümü Türk Yargı dünyasından bir son ve uzun alıntı ile bitirmek istiyorum. Şu anda (Kasım 1997) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olan Vural Savaş’ın, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda görülen bir davada (17.4.1989 tarih ve 8-87/143 sayılı karar) muhalefet şerhinden söz etmek istiyorum.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Erdoğan Ambarkütük adlı kişiyi gözaltında iken, saçlarından tutup yere ve duvara çarpan ve bu suretle onu ilk rapora göre 7, ikinci rapora göre 10 gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaralayan polis memurunun bu eylemini işkence olarak nitelememiş ancak ikrar elde etmek için insani olmayan, haysiyet kırıcı, zalimane muameleler saymış ve 243. maddeye göre cezalandırılmasını isabetli bulmuştur. Vural Savaş’ın muhalefet şerhi şöyledir:

“İşkenceye karşı olmak başka şeydir; doktrinde ve Büyük Millet Meclisinde onaylanan bazı milletlerarası sözleşmelerdeki açıklıktan yoksun, ne çeşit eylemleri dahi kapsadığı belli olmayan işkence tarifeleri çok geniş yorumlamak suretiyle yasalarımızın öngörmediği ve ” kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesini de ihlal edecek şekilde, bazı kamu görevlilerinin cezalandırılmalarına karar vermek başka şeylerdir. İşkence etmek yahut zalimane, gayriinsani veya haysiyet kırıcı muameleler, cürmünü söyletmek için yapıldığı takdirde TCK.nun 243/1. maddesiyle cezalandırılacağına göre, yoğunluğa varmamış, başka bir deyişle normal bir insanın cürmünü söylemesine yetecek derecede yoğunluk kazanmamış hiçbir hareketi madde kapsamında mütalaa etmeye imkan yoktur. Aksine bir görüşün kabulü halinde, sorgusu sırasında sanığa yapılan bir küfür veya kulağını çekmek dahi ‘haysiyet kırıcı muamele’ kabul edilip, bu eylemi yapanlar TCK.nun 243/1. maddesine göre cezalandırılabilecektir. Suç işlediği şüphesiyle gözetim altına alınmış bir sanık, aynı çeşit bir eyleme görevinden dolayı muhatap olmuş bir Cumhurbaşkanı, bir hakimden daha çok korunmaya alınmış değildir. Yasa koyucunun amacının bu olmadığı açıktır. Suçlarla mücadele etmek, bir sanığın sorgusunu yapmak gerçekten zor bir iştir. Çünkü sanık, çok sevilen bir yazara, bir devlet büyüğüne ve hatta sorgulamaya yapan görevlinin meslektaşına, arkadaşına karşı bir eylem yapmış olabilir. Yahut suçüstü yakalanmasına rağmen, örgütlü bir suçtan arkasındaki örgütü açıklamak istemez veya ideolojik amaçla 5-6 yaşındaki çocukları bile katleden bir grup içinden tek başına yakalan arkadaşlarını elevermek istemeyen bir kişi olabilir. Sanığın susmak hakkıdır,ama olayla ilgili delilleri toplamak, kaçan sanıkları yakalayıp yeni eylemler yapmasını önlemek de zabıtanın görevidir. Günlerce süren bir sorgulamada, ailesinden uzak, bazen uykusuz görev yapan bir polis veya jandarmanın çileden çıkıp, eylemin faili olduğundan kuşku duymadığı mağduru ” niçin konuşmuyorsun? niye doğruyu söylemiyorsun? niye bizi bu kadar uğraştırıyorsun?” diyerek, biran önce sonuç almak amacıyla kötü muamelede bulunması veya cismen ceza verecek hale cüret etmesi, TCK.nun 245. maddesi kapsamında mütalaa edilmediği takdirde, başka bir deyişle işlediği cürüm bu maddenin fevkinde ise 243. maddenin uygulanması söz konusu olabilir.”(16) Kanımca bu muhalefet şerhi konusunda fazla söze gerek yok. Gemalmaz’ın Türkiye Yargısının İşkence Karşısındaki Tavrını sorgulamasında dile getirdiği gibi, sorun, en başta “zihniyet” sorunudur.

İNSAN ONURU VE DÜNYA SİSTEMİ
Acaba dünyanın düzeni bugün ne durumdadır ve insan onuru bu düzende koruma altında mıdır? Dünyanın düzeni dediğimizde, insan toplumunun, insanların ne durumda olduğunu kastediyoruz. İnsanlar, birbirleriyle ve doğa ile ilişkilerinde ne yapıyorlar; bardağı, uçağı, elbiseyi, konutları, köprüleri, bilgisayarları üretirken kim için ve ne için üretiyorlar; üretim düzeyleri ne; ürettikleri resim, beste, şiir, heykel; çıkardıkları madenler kimin için; İnsanlar nasıl eğitiliyorlar, nasıl ve ne oranda beslenebiliyorlar; sağlık ve iş güvencesine ve güvenliğine sahipler mi? Dinlence ,eğlence olanakları açısından nasıllar?İnsan toplumu dünyada istediği yerde yaşayabiliyor mu, deniz,hava,kara parçaları paylaşılmış ve egemenlik alanları yaratılmış mı? Devletler halinde örgütlenmişse insan toplumu, kim, niçin örgütlemiş ve devletlerarası ilişkiler hangi temelde sürdürülüyor? Dünyanın düzeni ile insan toplumunu ve insanların ne durumda olduğunu kastediyoruz ama,ortada var olan bir sistem var. Hemen her yerde geçerli kuralları ve kurumları var. Bu nasıl bir sistemdir? Kuzey/Güney, ya da gelişmiş kapitalist/emperyalist ve gelişmemiş,geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkeler ayrımı neyi ifade ediyor insanlar açısından ve nihayet insan onuru ile bu soruların ilgisi ne?

İlgisini görebilmeye ve anlamaya çalışacağız.
Görmek ve anlayabilmek için bir rehbere ihtiyaç var.

Bir insanın doğal ilişkilerinden birisi ve belki de önde geleni çocuklarıyla ilişkisidir. Bu ilişki insan doğasına da en uygun olanıdır. Öyleyse, Max’ın kızları Laura ve Jenny ile oynadığı oyunlardan birisine bakalım.Anlayabilme ve görebilme eylemimize buradan başlayalım. Kızları Max’a soruyor: ” En sevdiğiniz maksim (ilke)?” Marx yanıt veriyor: Nihil humanum a me ailenum pute ‘ İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir.)Başka bir soru da şöyle : En sevdiğiniz söz ? Marx’ ın yanıtı da şöyle: De omnibus dubitandum ( Her şeyden şüphelen.) (17)

Eylemimize kimi istatistiklere başvurarak devam edelim. Unicef’in 1997 yılı raporuna göre, doğumda yaşam beklentisi, Sierra Leone’de 40, Nijerya’da 48, Afganistanda 45’tir.(18) Uygun bir tuvalet olanağından, ( sanitasyon) 2.9 milyar insan yoksun bulunmaktadır. Bu dünya nüfusunun yarısına karşılık gelmektedir.(19) Aynı kaynak Türkiye’de, ev içinde ya da uygun bir mesafede sanitasyon olanağı %50-74’lük dilimdedir. Bunun anlamı,nüfusumuzun %50 si veya en az %26 sı,uygun tuvalet olanağından yoksundur. Aynı kaynak başka bazı bilgileri de veriyor. Şöyle: ABD’de,ortalama bir günde nezarete alınan çocuk sayısı yüzbindir. Dünyada 60’tan fazla ülkede 115 milyonu aşkın anti personel mayın insanları ölüm ve sakatlıkla tehdit etmektedir. Sanayileşmiş ülkelerce resmi kalkınma yardımları, bu ülkelerin gayri safi milli hasıla(GSMH)’ları toplamının % 0.27’sidir. Dış yardıma 1995’te en az pay ayıran ülke ABD’dir. Danimarka ise en fazla dış yardım yapan ülke durumundadır. Dünya sisteminde dışyardım mekanizmasının yeni bağımlılık ilişkileri yaratacak tarzda kurulduğu, yüzmilyonlarca insanı açlığa ve yoksulluğa bu sistemin kuruluş ve işleyiş mekanizmalarının sürüklediği anlaşılmış olmalıdır. Küçük Prens’te, Tilki ile Küçük Prens arasında geçen evcilleştirmenin ne demek olduğuna ilişkin konuşmada,Tilkinin verdiği yanıt,olağanüstü güzellikte anlam taşır. Sistem,tüm güzellikleri olduğu gibi,Tilkinin tanımını da saptırmıştır. Tilki, evcilleştirme için, “Evcilleştirmek demek Bağlar yaratmaktır” diyordu. Sistem insanlar arasında,bağlar yerine., bağımlılık ilişkisi yarattı. İnsani olan bağları,bağımlılığa dönüştürdü. Halkı üzerinde faşist baskılar kuran parçalarına o baskıcı otoriter sistemler sürsün diye yardım adını kullanarak yaklaşıldı. Halen dünya sisteminin bu yönü egemendir ve sürmektedir.

149 ülkede,kişi başına yıllık GSMH, 80 ABD doları ile ( Mozambik), 40.630 ABD doları (İsviçre) arasında değişmektedir. Eşitsiz dağılımın boyutlarını düşününüz.

Başka bir kaynak,BM İnsani Kalkınma Raporu 1996, gelişmiş kuzey ülkelerinin, başka bir deyişle kapitalist-emperyalist ülkelerin, dünyadaki toplam gayri safi hasılanın (tüm dünyadaki gayrisafi hasıla başka bir ifade ile elde edilen gelir) -bu miktar 23.5 trilyon ABD dolarıdır- 18.5 trilyon dolarlık kısmına el koyduğunu belgelemektedir.(20) Belirtilen durumda dünya nüfusunun %20’sini oluşturan ülkeler, toplam gelirin yaklaşık % 80′ ne, dünya nüfusunun %80’ni oluşturanlar ise gelirin %20′ ne sahip oluyorlar. Başka bir deyişle, 4.8 milyar insan 5 trilyon doları paylaşırken, 1.2 milyar insan 18.5 trilyon doları paylaşmaktadır. Bu oran her bir ülkedeki gelir dağılımındaki eşitsizlik karşısında yoksullar açısından daha da büyüktür.

BM Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) dünya nüfusunun üçte birinin yoksulluk, beşte birinin açlık sınırında olduğunu bildirdi. Devlet Bakanı Salih Yıldırım, Türkiye ‘de 22 milyon insanın yoksulluk sınırında, 12 milyon insanın da açlık sınırında yaşadığını açıkladı (Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, 17 Ekim 1997). Türkiye’nin nüfusunun 62 milyon olduğu bilindiğine göre,nüfusun bu durumda %50 ‘I yoksulluk ve açlık sınırında yaşadığı ortaya çıkmaktadır.

SONUÇ YERİNE

İstatistikler bize dünyada ülkeler/devletler ve insanlar arasındaki eşit olmayan koşulları ve durumları gösteriyor. İnsan onuru bakımından anlamını anlamaya ve koşulların ve durumların ilgisini kurabilmeye çalışmamızın sonuçlarına gelebiliriz artık.

İstatistik veriler,bize,insan onuruna aykırı bir ilişkiler ağının,sisteminin, insanlık toplumunu kuşattığını göstermektedir. Böyle olmasının nedeni, insanların üretim araçları karşısındaki konumlarıdır. Özel mülkiyetçi sistemdir. Sahip olma (malik olma) bir şeyin özel mülkiyetine sahip olma- işbölümünü ve yabancılaşmayı yaratan kaynaktır. Eşitsizliklerin kaynağıdır. O nedenle ,insan olma onuru bakımından eşitlik, ekonomik ve sosyal sistemin bu kuruluş ve işleyişiyle olanaksızdır. Böyle düşünmekle, insan onuru, insanın değeri, insanın özü, insanın doğası, insanlık toplumu, toplumsal insanlık sözcüklerini,şahıs zamirleri hariç , 1844 Felsefe Yazılarında 46 kez kullanmış olan Marx’ın düşüncesine koşut düşünmüş oluruz. Aynı zamanda O’nun , Feuerbach Üzerine Tezleri’nin altıncısında dile getirdiği, ” Feuerbach, dinsel özü, insan özünde çözümlüyor. Ama insan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içinde o, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” tezini de desteklemiş oluruz. İnsan olma onurunu,ekonomik ve sosyal ilişkiler bütününde görmek, ” İnsanlık Onuru İşkenceyi Yenecek” sloganımızın yanlışlığını değil,başka bağlamlar içinde de onur kavramını değerlendirmek demektir. ” Muamele görme” yi, kamu otoritelerinin kişi özgürlüğünü kısıtladığı,sınırlandırdığı alanların dışında da gündeme getirmek demektir.

İnsan onuru kavramını, insanın tür varlığı olarak gerçekleştirdiği eylemlerinin yapısal özelliklerinin bütünü olarak görürsek,Marx gibi-ve I. Kuçuradi’nin onura yüklediği anlam gibi anlamlandırırsak- o zaman, insan onuruna en uygun sistemin, Donnelly’nin işaret ettiği liberal sistemin değil, Marx’ın işaret ettiği ” devlet olmayan devlet”e giden sürecin -sistemin olduğu sonucuna varırız. Çünkü liberal sistem diye adlandırılan sistemin ekonomik temelleri,özel mülkiyete,iş bölümüne, rekabete dayanır. Rekabet ise, son 15/20 yılın (globalleşme,küreselleşme,yeni dünya düzeni) söyleminin tersine, Marx’ın daha 1844 Felsefe Yazılarında söylediği gibi, kaçınılmaz olarak, tekele yol açar. İstatistikler,açtığını göstermiştir. Dünya sisteminin bugün vardığı yer burasıdır. Tekel,hem her bir ülkede ve hem de dünya ölçeğinde bir realitedir. Ve yoğunluğu son yüzelli yılın doruğuna çıkmıştır. Belirtilen durumda,mülkiyete sahip olma, bir insan değeri değildir, insana yabancıdır ve insanı şeylere, doğaya ve insanlara yabancılaştırır. “Değer” , belirtilen durumda onur değil,para olur. Paranınsa insan onuru ile bir ilgisi yoktur. Evrensel bildirinin hazırlık toplantılarında ve geriye doğru en azından bir yüzyıl sosyalistlerin ekonomik ve sosyal haklara – eşitlik ilkesine- özel vurgu yaptığı doğrudur. Bu olgudan hareketle,sosyalizmin (Marxizmin) özgürlük fikrini reddettiği ise gerçek dışıdır. Marxistler, özgürlük fikrinin en tutarlı savunucularıdır. Onların karşı çıktığı,özgürlük bayraktarlığını yapanların içi boş söylemlerinedir. Max’ın sosyalizm dönemi için formülü olan, ” Herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre ” ilkesi bir adalet (eşitlik) ilkesidir. Marx, komünizmin ilkesini İngiliz filozof William Godwin’den (1756-1836) almıştır ve şöyledir: “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyaçlarına göre.” Marx (ve Engels) özgürlüğü, zorunluğun kavranması olarak niteler. Marx’ın ifade ve örgütlenme özgürlüğünün, bu arada basın özgürlüğünün ateşli bir savunucusu olduğu bilinir. Marx, insanın özgürlüğünü sınırlayan ve koşullayan koşulların ne olduğu üzerinde durmuştur. Marx’ın tüm sistemi de bu sınırların ve koşulların ne olduğunun açıklanması, yorumlanması, varacağı noktalar ve neden değişeceği, değişmesi gerekeceği üzerine kuruludur. Sisteminin özü. insan merkezli oluşudur.

Sosyalist pratiğin, sağlık, eğitim, planlı ve doğaya saygılı kentleşme, uzay teknolojisi, beslenme ve büyük ölçüde yerleşim,konut sorununu çözmekte olağanüstü başarılar elde ettiğini teslim etmek gerekir. Ancak kişisel ve siyasal haklar alanında üretilen politika ve pratiğin ve devlet yapılanmasının, sosyalist demokrasinin kötü örneğini oluşturduğu da kabul edilmelidir. Bu pratiğin, Marx’ın sistemine uygunluğu tartışmalıdır. Belirtilen durumda, geçmiş sosyalist uygulamaların olumsuzluklarından-başarısızlıklarından hareketle, ” tarihin çözülmüş bilmecesinin ” boş bir hayal olduğunu öne sürebilmek için, Marx’ın kuramının çürütülmesi gerekir. Oysa o kuramın tezleri,bugün dünyada egemen olan sistemin ürünleri ile,-insan onuruna aykırı ürünleri ile- hergün milyonlarca kez doğrulanmaktadır.

Notlar:

(1) Özön Mustafa Nihat, Osmanlıca Türkçe Sözlük, Bilgi Yayınevi, Ankara,1971
Özön Nijat, Büyük Dil Kılavuzu, YKY., İstanbul,1995,
Yalım Ülkü-Özcan, Türkçe Eş ve Karşıt Anlamlılar Sözlüğü, Bilgi yayınevi, Ankara,1983,
Hançerlioğlu Orhan, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978,
(2) Kuçuradi İoanna, İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, Türkiye Felsefe Kurumu Yayını, Ankara, 1982, (Felsefe ve İnsan hakları,s.49)
(3) Tore Lindholm,İnsan Hakları Evrensel Bildirisi
(l maddenin çevirisinden yararlanma olanağını sağladığı için TİHVdan sevgili arkadaşım Bülent Peker’e teşekkür ederim.)
(4) Gemalmaz M. Semih, Temel Belgelerde İnsan Hakları, İHD yayını, Ankara 1995,
(5) Kucuradi İoanna, Etik, Meteksan yayını, Ankara 1988, s.162
(6) a.g.e. s.169-170
(7) Kucuradi I., Çağın Olayları Arasında, Şiir tiyatro yayınları, Ankara, 1980,s.32-52
(8) Donnelly Jack., Teoride ve Uygulamada Evrensel İnsan Hakları (ç. Mustafa Erdoğan- Levent Korkut) Yetkin yayınları, Ankara, 1995,s.27-29,37.
(9) Marx, Karl, 1844 Felsefe Yazıları, (ç.Murat Belge) V.Yayınları, Ankara,1986,
(10) Fromm Erich, Marx’ın İnsan Anlayışı (Ç. Kaan H. Ökten) Arıtan yayınları,İstanbul, 1995,s.171
(11) Lornfort Mourice.Komünizm ve İnsanlık Değerleri, (Ç. Şiar Yalçın) Bilim ve Sosyalizm yayınları,Ankara,1990, s.58-59,64.
(12) Anayasa Mahkemesi Kararı, Resmi Gazete, 26.6.1967 gün ve 12632 sayısı.
(13) Gemalmaz Semih, İnsan Hakları Yıllığı, cilt,14,1992, Todai Yayını, s.65-107
(14) Gemalmaz M.Semih,Ulusalüsütü İnsan Hakları Hukukunda İşkencenin Önlenmesi, Amaç yayıncılık, İstanbul,1990,s.85-86
(15) Gölcüklü Feyyaz, Gözübüyük A. Şeref, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması,Turhan Kitabevi, Ankara,1996.s.192-196
(16) M.Semih Gemalmaz, İnsan Hakları Yıllığı,cilt 14.s.605-607.
(17) Marx-Engels,Sanat ve Edebiyat Üzerine (ç.Murat Belge) Birikim yayınları, İstanbul,1971,s.103 (18) Dünya Çocuklarının Durumu,1997, Unicef yayını (19) Ulusların Gelişmesi ,1997 Unicef Yayını, (20) Human Development Report, (BM İnsani Kalkınma Raporu), 1996.