Kadına Yönelik Şiddete Hayır!

1855

25 Kasım 1960 yılında Dominik’te Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele veren Mirabel kardeşler olarak tanınan üç kız kardeşin, tecavüz edilip öldürülmesinden sonra Mirabel kardeşlerin anısı, özgürlük ve insan hakları için verdikleri mücadele, dünyada ve Türkiye’de insan hakları savunucuları ve kadın hareketleri için bir sembol haline gelmiştir. 1999 yılında Birleşmiş Milletler, 25 Kasım’ın “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Mücadele Günü” olarak benimsenmesini karar altına almıştır.

Biz İHD’li kadınlar olarak her yıl 25 Kasım’da kadına yönelik şiddet konusunda Türkiye’nin durumunu ve şiddetin önlenmesi, sona erdirilmesi konularındaki önerilerimizi sıralıyoruz. Ve her sene korktuğumuz şey başımıza geliyor. Bu yıl da benzer tespitleri yapıp benzer önerilerde bulunacağız. Ancak şunu biliyoruz ki biz kadınlar istersek, şiddeti durdurabiliriz. Belki de bu yıl, şiddet karşıtlığı konusunda Kürt kadınlarının kararlılığından ve direnişinden çıkaracağımız dersler vardır.

2014 yılında, IŞİD isimli radikal dinci, cihatçı çete yapılanmasının, Ezidi halkına yönelik soykırımına ve Ezidi kadınlarına yönelik korkunç şiddetine tanıklık ettik. Ezidi kadınların ve kız çocuklarının intihar etmesinin gerçekliği, insanlık ayıbı olarak hafızalarımızdan asla silinmeyecektir. Fakat Kürt kadınlarının ve özelde Ezidi kadınlarının direnişi ile 2015 yılında Şengal özgürleştirildi ve Kobane’de olduğu gibi direnişin zaferle sonuçlanacağı günleri yaşadık. Bu direniş, Ezidi kadınların trajedisinin devamını önlemiştir.

Kadına yönelik şiddet dünyada ve Türkiye’de giderek artıyor. Dünya’da devam eden savaşlar, Suriye iç savaşı ve Türkiye’de yeniden başlayan çatışmalı süreç, kadınlar bakımından daha fazla hak ihlali yaratmakta, savaş ve çatışma özellikle şiddet olarak kadınlara yansımaktadır. Türkiye’nin Kürt illerinde halen uygulanan sokağa çıkma yasakları, kadınların ve çocukların hayatını çekilmez bir hale getirmiştir. Kadınlar, Ekin Wan’ın çıplak bedeni üzerinde yapılmak isteneni, Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı sırasında 15 Kasım’da evinin önüne çıkan 44 yaşındaki Selamet Yeşilmen’in infaz edilmesini, minibüsün içinde vahşice katledilerek öldürülen Özgecan’ı ve Dr. Aynur Dağdemir’i asla unutmayacaktır. Çatışmalı sürecin başladığı 24 Temmuz tarihinden itibaren sivil kadınların da öldürülmesi savaşın kirli yönünü gösteren korkunç trajedilerden sadece birisidir.

Savaş ve çatışma sadece kadına değil tüm insanlığa yönelik şiddeti artırmaktadır. İnsan hakları savunucusu kadınlar olarak halen devam etmekte olan silahlı çatışmaların bir an önce bitirilerek kalıcı bir çatışmasızlığın sağlanmasını sürekli talep etmekteyiz.

 

Kadına yönelik şiddetin önemli sebeplerinden birisi de toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir. Türkiye, BM insani gelişmişlik raporuna göre 149 ülke arasında toplumsal cinsiyet eşitliği bakımından 69. sırada yer almaktadır. Bu durum Türkiye’de kadın haklarının gelişiminin durduğunu ve hatta geriye gittiğini göstermektedir. Çeşitli yasalarda ne kadar çok düzenleme yaparsanız yapın, asıl olan, uygulamalardır. Bir bütün olarak uygulamaya baktığımızda Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğinden oldukça uzakta olduğumuz anlaşılmaktadır.

Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre Türkiye’de cinsel saldırı suçundan 2004’de 6591 dava açılmış iken 2014’de bu sayı 7709 davaya çıkmıştır. Cinsel taciz suçundan 2004’de 4117 dava açılmış iken 2014’de 13352 davaya çıkmıştır. Çocuklar bakımından ise durum oldukça vahimdir. Bu çocukların çok büyük bir kısmının kız çocuğu olduğu düşünüldüğünde daha çocukken cinsel istismara maruz kalan kız çocuklarının, büyüdüklerinde cinsel saldırıya ve erkek şiddetine maruz kalabilecek olmaları ciddi bir toplumsal travmaya da dönüşebilecektir. 2004’de çocuklara cinsel istismar suçundan 4032 dava açılmış iken, 2014’de 18104 davaya çıkmıştır.

Türkiye’de yaklaşık 13 yıldır iktidarda bulunan siyasal anlayışın muhafazakar karakteri kadına yönelik şiddetle baş edilmesinde önemli bir dezavantaj olarak kendisini göstermektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kadın dernekleriyle yapmış olduğu bir toplantıda “Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum. Kadın ile erkek eşit olamaz; fıtrata aykırı” söyleminde bulunmuştur. Diğer yandan siyasal iktidarın AKP’li bakanlarının ve yetkililerin söylemleri esas olarak kadın ile erkeğin eşit olamayacağını, tecavüze uğrayan kadının mutlaka doğum yapması gerektiğini, kürtaja karşı olduklarını, kadın için tek kariyerin annelik olduğunu sık sık ifade edip, esasında kadının yerinin sadece aile içi olduğunu ifade etmektedirler. Nitekim ‘kadın bakanlığı’ yerine ‘aile bakanlığ’ kurulmasının sebebi de bu zihniyettir. Bu muhafazakar karakter ve eril dile bir de uygulanan ‘iyi hal’, ‘aşırı sevgi’,‘saygın tutum’ gibi indirimler eklendikçe kadın cinayetlerinin önüne geçmek daha da zor olmaktadır. Böylesi bir siyasal iktidarın egemenliği altındaki Türkiye’de, kadın cinayetleri sayısı 2010 yılından itibaren şöyledir:

2010 yılında 217, 2011’de 257, 2012’de 165, 2013’de 214, 2014’de 281’dir.

2015 yılı 23 Kasım tarihine kadar 255 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. 2015 yılının ilk 10 ayında tespit edebildiğimiz kadarıyla 112 kadın ve kız çocuğuna erkekler tarafından tecavüz edildi.

İHD verilerimize göre 1 Ocak-23 Kasım 2015 tarihleri arasında 53 kadın intihar etmiş, 7 kadın yaralı olarak kurtarılmıştır. Kadın intiharları kadına yönelik şiddetin sonuçlarından biridir. Bir kadını hayatından bıktıracak kadar kendisine yabancılaştırmak, onu sistematik şiddete maruz bırakmak ve sonunda kendini öldürmesine sebebiyet vermek de bir cinayet biçimidir. Türkiye’de intihar soruşturmaları, intihar ön kabulüyle yapılmaktadır. Soruşturma sırasında kolluk güçlerinin sorduğu sorulara bakıldığında, intihar olaylarında ifadeler daha çok tanık statüsünde alınıyor. Bu durum, intihar soruşturmalarının baştan itibaren olayın ön kabulüyle yapıldığını gösteriyor.

Türkiye’de eril zihniyet nedeni ile kadınlar her gün katlediliyor, taciz ve tecavüze uğruyor. Bunu cezalandırma yöntemiyle çözmesi gereken yargının ise tutumu oldukça vahimdir. Kamuoyu baskısıyla tutum değişikliğinin işaretleri görülmekle birlikte bir bütün olarak yargıdaki cezasızlık kültürü kadınlara yönelik suçların işlenmesini önlemeye yetmemektedir.

Kadına yönelik şiddetin önlenememesinde, uygulanan sosyal politikaların da etkisi vardır. AKP iktidarı döneminde kadınlara yönelik büyük bir gururla verildiği ifade edilen sosyal yardımlar kadınların muhtaçlıklarını kanıtlama noktasında bırakmaktadır. Kadın, muhtaç konuma getirilmiş, hak anlayışı yerine sosyal yardım anlayışı ikame edilmiştir. Edilgen konumuna getirilen kadın özgür bir birey olarak kendi haklarını savunmak ve toplumda hak ettiği eşit muameleyi görmek bakımından bir kenara itilmiştir.

Kadının toplumda örgütlenmesi ve bu örgütlü toplum içerisinde kendini yöneten bir konumda bulunması durumunda ancak kendisine yönelik şiddetle baş edilebilir. Türkiye’de kadın yönetimde yoktur. Dolayısıyla erkek yöneticilerin insafına terk edilmiştir. Kadını korumak için çıkarılan yasaların tam olarak uygulanamamasının sebeplerinden birisi de erkek yöneticilerin kadına olan bakışlarıdır.

2015 yılında LGBTİ’ler de yaşam hakkı ihlali başta olmak üzere yoğun hak ihlallerine maruz kaldılar. LGBTİ’ler, sağlık hizmetleri, eğitim, barınma ve çalışma hayatında yetkililer tarafından ayrımcılığa uğramaktadır. Ayrımcılığın engellenmesi için önlemler alınmamaktadır. Hükümet görevlileri homofobik açıklamalar yaparak LGBTİ’lere yönelik ayrımcılığı teşvik etmektedir. Derneğimize başvuran t rans kadınlar iş bulamadığından yasadışı ‘seks işçiliği’ yapmak durumda kalmakta ve kolluk kuvvetleri tarafından tacize uğradıklarını beyan etmektedirler. Bu suçların soruşturulması ve kovuşturulmasındaki eksiklikler nedeniyle çoğu vakada sorumlular adalet karşısına çıkarılmamaktadır.

Türkiye’de ‘hapiste kadın’ olmak da, şiddetin her türlüsünü yaşamış olmak demektir. Hapishanelerin tamamı erkeğin ihtiyaçları gözetilerek inşa edilmiştir. Derneğimize yapılan kadın mahpusların başvurularından yaptığımız değerlendirmelerde özellikle çıplak arama, ring araçlarından saçlarından sürüklenerek hastaneye götürülmeleri, çocuklarıyla kalan kadınlar için kreş olanaklarının yetersizliği, trans mahpusların tecrit edilmesi, yabancı uyrukluların spesifik ihtiyaçları, kelepçeli tedavi nedeniyle sağlık hizmetlerine erişim gibi sorunlar hakkında tespitler yapmaktayız. Tecrit içinde tecrit yaşayan hapishanelerdeki kadınların sesi olmaya devam edeceğiz.

Siyasal iktidara bir kez daha sesleniyoruz;

  • İstanbul Sözleşmesi’ni tam olarak iç hukuka yansıtın ve uygulamadaki sorunları giderecek idari tedbirler alın!
  • Başta siyasal partiler olmak üzere örgütlü tüm kurumlarda kadınların erkeklerle eşit temsiliyetini sağlayacak yasal değişikleri yapın, örgütlerin uygulamaya geçmesini sağlayın!
  • Yargıdaki cezasızlık kültürünü sona erdirecek tedbirler alın!
  • Kadın cinayetlerinde ‘indirim’ uygulamalarına son verin!
  • Kadınların eğitim süreçlerinin tamamından yararlanmasını sağlayacak etkili eğitim politikaları uygulayın ve eğitimde fırsat eşitliğini sağlayın!
  • Nefret söylemini yasaklayın ve nefret suçlarını bir an önce düzenleyin!

 

İHD’Lİ KADINLAR