Kayıplar ve Toplu Mezarlar Cehennemi

1202

Mehdi Perinçek

Not: İnternational Human Rights Association of Amerikan Minorites (İHRAAM) ve Council For Human Rights (ICHR) tarafından organize edilen ve Cenevre’deki Birleşmiş Milletler binasında 17 Eylül 2008 tarihinde gerçekleştirilenen “Uluslararası Zorla Kaybedilme ve Toplu Mezarlar” konferansına Mihdi Perinçek tarafından sunulmuştur.“Zorla kaybedilme insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur”! Zorlanmış ortadan kaybolma, İNSANLIĞA KARŞI BİR SUÇTUR. BM şartı amaçlarının inkârıdır ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yer alan İNSAN HAKLARI VE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERİN AĞIR VE AÇIK İHLALİ olarak kınanmalıdır…” (BM Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri. Md.1).

HER DEVLET kendi egemenliği altında bulunan topraklarda zorla kayıp edilmeleri önleyecek ve ortadan kaldıracak ETKİN, YASAL, İDARİ, ADLİ VE DİĞER TEDBİRLERİ ALACAKTIR. (Bildiri md 2)

ZORLA KAYIP ETME EYLEMİ… Gerçek açıklığa kavuşmadıkça DEVAM EDEN BİR SUÇ olarak kabul edilecektir. (Bildiri md.17)

Konferans katılımını ve delegasyonunu Türkiye’deki İHD adına selamlıyorum. Öncelikle, bu konferansın yaşanan kayıpların ve toplu mezarların açığa çıkarılmasına, devamında dünyanın tüm ülkelerinde bir daha zorla kaybedilme ve toplu mezar olaylarının yaşanmamasına katkı sunmasını diliyorum. Ve inanıyorum ki; katkı da sunacaktır.

“Yeryüzü Cenneti” diye bir tabir vardır. Bununla anlatılmak istenen, yaşama dair ihtiyaç hissedilen, arzulan her olgunun varlığı, hatta beklenenden daha fazla bulunmasıdır. Biz bu kavramı kaybedilme ve toplu mezar olgusuna uyarladığımızda, şunu ifade edersek abartı olmaz. Türkiye, dünyanın önemli bir “ toplu mezarlar ve kayıplar cehennemi”dir.

Cumhuriyet tarihinden önce de siyasal “zorla kaybedilme” olayları yaşandı. Ancak cumhuriyet ile iktidara gelen yeni elit sınıf, kaybetmeye yönelik en gelişkin yöntem ve programlarını devreye sokmaya başladılar. Ne yazık ki; düşünce, inanç ve kimlik noktasında var olan sisteme muhalif olanlar, eğer bu aidiyetlerine ilişkin bir talebin veya mücadelenin parçası olmuşsa; daima bir kayıp potansiyeli olmuştur.

Siyasal iktidarlar, ötekileştirdiği muhaliflerini öldürerek, cezaevlerine atarak ya da mülteci hale getirerek yok etmeye çalışırken, bazen de bu muhaliflerini zorla kaybettirmişlerdir. Bu kaybetme ile toplumsal korku yaratılmak istenmiştir. Eğer, zorla kayıp edilen bu kişiler daha sonra infaz edilmiş ve cesedi görülür bir yere atıldıktan sonra kimsesizler mezarlığına defin edilmişse, toplumda yaratılan korku dehşete dönüştürülmek, tedirginlik, kaygı ve sinmişlik üst seviyeye çıkarılmak istenmiştir.

Değerli delegasyon, değerli katılımcılar

Türkiye’nin yakın tarihindeki “zorla siyasal kaybetmeler” olayına baktığımızda, Türkiye halkları ve bireylerinin bellek ve yaşamında derin izler bırakan bir tarih çıkıyor karşımıza, 12 Eylül darbesi. Bu nedenle; 12 Eylül 1980 askeri darbesini, uygulamalarıyla ve sonrasına taşıdığı anti-demokratik hukuk, kültür ile oluşturduğu yapılar itibariyle Türkiye tarihinin bir miladı olarak değerlendirmek gerekir.

Yirmi sekiz yıl önce; yani 12 Eylül askeri darbesinden sadece 6 gün sonra Hüseyin Morsümbül adlı yurttaş aramızdan zorla alınarak kaybedildi. Yirmi sekiz yıl boyunca Türkiye’de yaşam hakları devlet güvencesinde olan yüzlerce insan benzer yöntemlerle kaybedildi. Kürt Coğrafyasında yaşanan çatışma süreci ile birlikte siyasal “gözaltında kaybetme” olaylarında da ciddi artışlar yaşandı. On bin civarında insan faili “gizlenen” cinayetlerle yaşamını yitirdi. Beş bine yakın insan gözaltında zorla kaybedildi. 3.700’ e yaklaşan köy ve yerleşim birimleri zorla yakılıp boşaltıldı. 1995’den sonra da insanlar ya evlerinden, ya işyerlerinden, ya sokaktan, ya okuldan gözaltına alınarak kaybedilmeye devam edildi. Bugün itibariyle sadece İHD’nin elindeki kayıp listesi 850 civarındadır. Kaybedilmeden önce sivil bir yaşam sürdüren bu yurttaşların çoğunluğunun akıbetleri hakkında bir bilgiye günümüzde dahi ulaşılamamıştır. Sınırlı da olsa tek-tek veya toplu olarak infaz elden bazı kayıpların cenazelerine ulaşıldı. İnfaz edilen kayıplar, çoğunlukla toplu olarak ya açılan çukurlara atılmış yada doğasal etkilerin insafına terk edilmiştir.

Zorla kaybetme Türkiye’de sistematik bir biçimde devam ediyor. Türkiye’nin her yerinde ve hemen hemen her yıl siyasal kaybetme olaylarını yaşadık. Kamuoyu ve basında ismi “Ergenekon İddianamesi” olarak öne çıkan dava dosyasının ekindeki deliller klasörlerinde, Fırat’ın batısındaki birçok yerde yaşanan onlarca zorla kaybetme ve infaz olaylarının şüphelilerini işaret ediyor. Bu olaylar, ağırlıklı olarak şüphelilerin devlet adına güvenlik görevi yaparken meydana gelmiş, ancak, bu güne kadar failleri yargılanmamış, kamuoyunun adalet duygusunu tatmin edecek bir ceza ile cezalandırılmamışlar. Bu olayların zamana yayılmış olması, değişik illerde yerlerde yaşanmış olması ve yargı sürecinin işletilmemiş olması birlikte değerlendirildiğinde; yaşanan bu yönlü ihlallerin sistematik olduğunu gösteriyor.

Türkiye yargı tarihinin önemli belgesi olduğu iddia edilen 1.Ergenekon iddianamesinde, Fırat’ın doğu yakasında yaşanan ihlaller, kayıplar, faili “gizlenen” cinayetlere dair bir iddia bulunmamaktadır. İHD’nin elindeki 850 kişilik kayıp listesinin %80’i Kürt coğrafyasında yaşanmış olmasına rağmen. Bu şu anlama geliyor. Türkiye’nin yönetsel erki, eliti ve yargısı, Kürtlere ve Kürt sorununun çözümüne yönelik yaklaşımında bir değişiklik yok. Diğer bir tanımla geleneksel bakıyor, Kürtleri ve Kürt sorununu yok sayıyor, sorunun var olduğu iddia ediliyorsa da şiddet ve imha temelinde yok etmek istiyor.

Değerli delegasyon, değerli katılımcılar
Belki de yabancısı olduğunuz bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Eğer, bir ebeveyn, kimliğinden bağımsız olarak yaşamını yitiren çocuğunun nasıl yaşamını yitirdiğini bilmiyorsa, çocuğuna ait bir mezar ve bu mezarda kimliğini belirten bir mezar taşı yoksa bunu talep etme hakkı vardır. Bu hak BM metinlerinde yer almaktadır. (Ancak Türkiye Cumhuriyeti hükümeti bu belgeyi daha imzalamamıştır.)

Ailenin çocuklarının cenazesine ulaşımı devlet tarafından engelleniyor veya ulaşımın gereği yerine getirilmiyorsa, İnsan Hakları savunucuları olarak bunu da bir kaybedilme/kayıp olarak değerlendirmeye başlamalıyız.

Çünkü 2004 yılından günümüze kadar 74 tanesi Şırnak ilinde olmak üzere 101 silahlı militana ait cenaze, ailelerinin talebine rağmen ailelerine teslim edilmemiştir. 2005 yılı içinde Şırnak ilinde meydana gelen çatışmada yaşamını yitiren Mehmet Yiğit, Nurten Gülmez, Alaattin Aktaş, Faik Yayla, Ekrem Temel, M.Emin Sincer,Hacer Benek, Vahit Bilir, Rıfat Baysal, 2006 yılı içinde meydana gelen çatışmalarda yaşamını yitiren Cihan Üleş, Nursel Şimşir, Hatice Erboğa, Metin Turgut, Özgür Kaya, Mehmet Taşdan, Cemal Artış, Songül Salman Azam Abi, Şakir Ateş, Ekrem Yalçın, M.Maşuk Alatuğ, Kemal İsmailoğulları, Zahide Kurt, 2008 yılı içinde meydana gelen çatışmalarda yaşamını yitiren Abdulkerim Ertaş, Lokman İsmail, Davut Habeş, Ali Mürşit, Adil Sabri, Şaban Aktaş, Mustafa İşcan, Hamit Hasanlo, Esra Bulut, Halil İbrahim uysal, İrfan Aktaş, Evin Bingöl, Beyan Alim, Nazan Bayram, Abdurrahman Nalioğlu, Güllü Kalmaz, Fahri Arslan ve Hıdır Coşkun adlı silahlı militanlara ait cenazeler ailelerine verilmemiştir. C.Başsavcılıklarınca yazılı olarak ifade edilen gerekçe; “ olayların meydana geldiği alanlar güvenlikli değil, görevliler cenazelerin bulunduğu alanlara gidememiş, onun için cenazeler olay yerinde bırakılmıştır.” yada ”olay yerine helikopter ile gittik, güvenlikli olmadığı inemedik. Cesetleri havadan gördük” biçiminde olmuştur. Ayrıca, yine Şırnak ilinde 2006 yılı içinde meydana gelen çatışmalarda yaşamını yitiren Fesih Güzel, Necdet Ülper, 2007 yılı içinde meydana gelen çatışmalarda yaşamını yitiren Mustafa Altun, Cihan Unat, Rızki Kaplan, Mehmet Tanrıbuyurdu, Osman Göktepe, Rojda Nas, Rahime Tuncer, Ahmet Kara, Cebrail Turan, Deniz Türk, İshak Yakut, Nasır Aysın, İdris Babat, Eyüp Haydar, Esat Güler, Zeki Gökberk, Kadir Dursun, Dağıla Tok, Serdar Demir, Selma Kaya Ceyda Yetkin, Niyazi Akgül, Medine Gül, Mercan Kara, Hasan Kaya, Abdullah Karataş, Mehmet Reşit Erdoğan ve 2008 yılı içinde meydana gelen çatışmada yaşamını yitiren Bayram Güneş adlı silahlı militanlara ait cenazeler, birçoğunun aileleri tarafından ceset veya soruşturma dosyasındaki resimler üzerinden teşhis edilmesine rağmen yinede ailelerine verilmemiştir. Ceset veya dosyadaki resimler üzerinden teşhis ve kimlik tespiti yapılamadığında tıbbı yöntem olan DNA işlemine başvurulur. DNA işlemi hukuki bir zorunluluk değildir. Diğer yöntemler ile teşhis yapılmış ise DNA işlemi bir keyfiyet olur.

Değerli delegasyon, değerli katılımcılar
Sunumumun bu bölümünde, zorla kaybetme ve toplu mezarlar olgusunun bazı çarpıcı örneklerini sizler ile paylaşmak istiyorum.

1. Örnek

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), yaşanan olaydan 13 yıl sonra aldığı bir kararında; Diyarbakır ili Silvan ilçesine bağlı Eşme köyünde 14 Nisan 1995 günü jandarmanın “dur” ihtarına uymayan araca açılan ateş sonucu elinden yaralanan 3 çocuk babası Ali İhsan Dağlı’nın araçta bulunan 7 kişiyle birlikte gözaltına alındığını, askeri araca bildirildikten sonra gözlerinin bağlandığını, kendisine asteğmen doktor tarafından ilk müdahalenin yapıldığını, ardından İlçe Jandarma Komutanlığı’na götürüldüğünü, gözaltına alınan 7 köylünün savcılık tarafından serbest bırakılırken Dağlı’dan bir daha haber alınamadığını, Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla AİHM’e gönderdiği savunmada “Gözaltı kayıtlarında böyle birisi yok” dediğini, gözaltına alınıp serbest bırakılan 7 köylü arasında bulunan Ramazan Özmez’in C. Savcılığına “Dağlı’yı gözaltında gördüm, ‘Beni öldürmeyin, çocuklarım var’ diye bağırıyordu” şeklindeki ifade verdiğini, ayrıca, operasyonda görev alan Piyade er B.G.’nin, Dağlı’nın gözleri bağlandığı sırada gizlice fotoğraflarını çektiği ve bu fotoğrafları New York’ta bulunan İnsan Hakları İzleme Merkezi’ne gönderildiğini belirterek, “yaşam hakkını ihlal ettiği” gerekçesiyle Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkûm etmiştir.

2. Örnek

Diyarbakır ili Kulp ilçesine bağlı Alaca köyünde, 09 Ekim 1993 tarihinde 11 köylü (Celil Aydoğdu, Mehmet Şah Atala, Nusrettin Yerlikaya, Turan Demir, Behçet Tutuş, Bahri Şimşek, Şerif Avar, Hasan Avar, Ümit Taş ve Abdi Yamuk) bölgede görev yapan askeri birlik tarafından gözaltına alınır. Bazılarının aileleri köyün üst tarafındaki tepede elleri bağlı tutulan bu kişilere 10 gün boyun yemek götürür. 10. günde bir daha gelmemeleri söylenir. Aileleri bu kişilerden bir daha haber alamaz.. Aynı günde köyleri de boşaltılır. Aileler çevredeki kent merkezlerine göç eder. Olay AİHM’ne taşınır. Türkiye bu davadan da tazminata mahkûm olur. Aradan 10 yıl geçer. Köylüler yaz dönemini ile sınırlı olmak üzere tarımsal faaliyet için köye dönerler. 02 Kasım 2003 tarihinde bir çoban köye 500–600 m mesafedeki bir derecik yatağında toprak yüzeyine çıkan bazı kemik ve bez parçaları bulur. İHD Diyarbakır şubesine başvururlar. Bu başvuru üzerine 04. Kasım 2003 tarihinde İHD Bölge Temsilcisi Mihdi Perinçek, Şube başkanı Selahattin Demirtaş, aile fertleri ve durumu kayıt altına almak için kamera kullanan kişi ile birlikte olay ahaline gider. Bir dere yatağına atılmış, üzeri az toprak ile örtülmüş kemikleri kayıt altına alır. Yaptığıkları tespitleri aynı günde Kulp C.savcısı ile paylaşırlar. Bulunan kemiklerin kime ait olduğunun belirlenmesi için bazı aileler doku örneği verir. 30 Aralık 2005 tarihindeki rapor ile DNA sonuçları pozitif çıkar. Failleri daha yargı önüne çıkmadı. Çünkü dava dosyası askeri mahkemeye gönderildi.

3. Örnek

İHD Diyarbakır şubesine başvuruda bulunan Kadri Budak; “Artan silahlı çatışmalar nedeniyle 1993 yılı sonbaharında ikamet ettikleri Diyarbakır ili Lice İlçesi Yalımlı köyü Lıxosor mezrasından Silvan ilçesine göç etmek zorunda kaldıklarını, babası Bahri Budak (1933) ve oğlu Metin Budak’ın (1980) köyde bulunan bahçelerini sulamak üzere 28 Mayıs 1994 tarihinde Silvan ilçesinden köye gittiklerini, babasının kendilerini götüren minibüs şoförüne 30 Mayıs 1994 tarihinde köye gelip kendilerini geri getirmesini söylediğini, belirtilen tarihten bu yana babasından ve oğlundan haber alamadığını, bugüne kadar defalarca ilgili ve yetkili makamlara başvurduğunu ancak sonuç alamadığını, 2004 yılından bu yana bahar ve yaz aylarında köye gidip bahçe işlerini yapıp hayvan beslediklerini, amcazadesi Ebubekir Budak’ın l Mayıs 2005 günü hayvanlarını otlatırken mezraya yakın bir dere yatağında bazı giyim eşyası ve kemikler bulduğunu belirterek, bu kemiklerin baba ve oğluna ait olabileceğini” belirtmiştir. Alaca köyü İnsan Hakları heyeti, 09 Mayıs 2005 tarihinde aynı yöntem ile kemik bulunan olay yerinde tespitlerde bulundu, ulaştığı sonuçları Lice C.Başsavcılığı ile paylaştı. 13 Mart 2006 tarihli adli tıp kurumu raporu ile DNA’lar eşleşmiş ve kemiklerin Bahri ve Metin Budak’a ait olduğu 13 yıl sonra tespit edildi.

4. Örnek

İnsan Hakları Derneğinin 26 Mayıs 2007 tarihinde yaptığı basın açıklamasından bir bölüm;

“14 yıl öncesine gidiyoruz…
Kürt coğrafyasındaki kuralsız ve her türlü insan hakları ihlallerinin pervasızca yaşandığı çatışmalı yıllara. Adnan Örhan o tarihte 12 yaşında bir çocuk. Diyarbakır ili Kulp ilçesi Çağlayan köyü Deveboyu mezrasında ailesi ile birlikte yaşıyor.

Ve onun için kara gün; 24 Mayıs 1994.
Babası Mehmet Selim, amcası Hasan ve kuzeni Cezayir mezralarına gelen askerler tarafından gözaltına alınıyor. Adnan orada. “…Götürmeyin” dediği babasından hafızasında kalan son resim. Gözden kayboluncaya kadar bakıyor arkasından. Ancak, babası, son bir kez dahi olsa yüreğinin bir parçası olan 12 yaşındaki Adnan’ına bakamıyor. 14 yıla yayılan, acı, hasret ve umudun iç içe geçtiği işkencenin başladığı tarih oluyor onun için. Özlem, sabır ve ısrar yüklü minnacık yüreğiyle babasına veya cesedine kavuşmak için çabalıyor.

Kulp C. Başsavcılığı, 2003 yılında Bağcılar köyü Düzpelit Mezrası Kevrokok mevkiinde 12.06.1994 tarihinde defnedilen kurşunlanmış ve yakılmış 8 adet cesedin kimlik tespiti için fek’i kabir işlemi yapıyor. Cesetlerin DNA profili tespit ediliyor. Özgür Gündem Gazetesinin 01 Ocak 2005 tarihli nüshasındaki bir haber, Adnan’ın kalp atışlarının artmasına yol açıyor. Yıllarca her kapı çalınışında ‘acaba?’ diye kapıya koşan Adnan, yakınlarının izine rastlayabileceğini düşünerek İHD’nin yardımcı olmasını istiyor. Cumhuriyet Savcılığına başvuruyor ve DNA örneklerinin alınarak rapor düzenlenmesini talep ediyor.

Adnan artık 26 yaşındaki bir genç.
Kara gününün 15 yıl dönümü; 24 Mayıs 2007. Yani önceki gün. C.Savcısı bir rapor uzatıyor Adnan’a. Bu rapora göre, “6. ceset % 99.99 ihtimalle baban Mehmet Selim Örhan’a ait.” Adnan için sözün kifayetsiz kaldığı an.

Daha sonra DNA eşleşmesi ile Hasan Örhan’ında bu toplu mezardaki cesetler içinde olduğu tespit edildi. Cezayir Serin’in kimlik tespiti için aile tarafından verilen doku örneğinin sonucu beklenmektedir.

Değerli delegasyon, değerli katılımcılar
Gelişkin devlet geleneğine sahip ülkeler yaptıkları her şeyi yazılı hale getirip arşiv yapar. Bunda temel iki amacı güderler. Birincisi, başka zamanlarda, yani tekrar ihtiyaç hissettiklerinde istifade edebilecekleri bir veri tabanına sahip olmak. İkincisi, bu hukuk dışı faaliyetlerde kullandıkları unsurların geçmişini bilmek, gerektiğinde tekrar ilişki geliştirmek.

Bunun yanı sıra, bu faaliyette görev alanlar da, bu kayıtların bir suretini kendileri için kendilerinde saklarlar. Bu işi onlara yaptıranların bir bez parçası gibi onları kenara atmasını önlemek, yada bu hukuk dışı eylemlerin emrini verenlerin çeşitli vesileler ile zorlandıklarında kendilerini yargı önüne çıkarılmasını önlemek için.

Kürt coğrafyasında yaşanan zorla kaybetme ve faili gizlenen siyasal cinayetler gibi insan hakları ihlallerinde uzun bir süre ve etkin bir biçimde yer alan, ancak kenara atıldığı için şu anda yurt dışında yaşamak zorunda kalan PKK itirafçısı Abdulkadir Aygan, çok önemli itiraflarda bulundu. Bazı basın organları bu itirafları günlerce yayınladı. Onlarca faili meçhul cinayetlerin sorumlularının isimlerini ve görevlerini, cinayet tarihlerini, kaybedildiği yerleri, infaz biçimlerini ve infazdan sonra cesedin atıldığı veya gömüldüğü yerleri itiraf etti. Bu itirafları suç duyurusu olarak kabul edip resen işlem başlatması gereken C.Başsavcılıkları bu itirafları görmezden geldi. Dahası, bu yönlü yapılan suç duyurularını dahi etkin bir biçimde soruşturmaya tabi tutmayıp, dosyaları kapatma cihetine gitmektedirler.

Murat Aslan’ın 10 Haziran 1994 tarihinde Diyarbakır ili Yenişehir semtinde polis kimliğini gösteren kişiler tarafından zorla kaybedilmişti. A. Aygan 11 Mart 2004 tarihli Yeniden Özgür Gündem Gazetesinde yayınlanan itiraflarda; “Murat Aslan isimli şahıs, Yenişehir semtinde, yani Diyarbakır Belediyesi civarından alınarak, (Abdülkerim Kırca o sırada bizzat oradaydı) zorla sivil Toros arabaya bindirildi ve JİTEM’e getirildi. Daha sonra Silopi JİTEM İstihbarat Tim Komutanlığı’na götürüldü. Burada işkenceyle sorgulandıktan sonra Dicle Nehri’nin kenarındaki bir dereye götürüldü. Derede öldürülerek üzerine benzin döküldü ve yakıldı. Bu dere Körtük Köyü’nün karşısına düşen bir dere idi.” biçiminde beyanda bulunmuştu. 10 yıl sonra dahi olsa baba İzzettin Aslan için oğlunun akıbetine ulaşma olanağı çıkmıştı. Bu haber üzerine baba İzzettin Aslan, Körtük Köyüne giderek burada bir araştırma yapar. Civar mezralarda ikamet eden köylüler, böyle bir olayın 10 yıl kadar önce yaşandığını söylerler. Bir çobanın bu infaz olayını uzaktan gördüğünü, olaydan birkaç gün sonra olay yerine giderek yanmış halde bulduğu cesedi açtığı bir çukura gömdüğünü, mezar yeri kaybolmasın diye de etrafını beyaz taşlarla çevirdiğini, orada gömülü bulunan kişinin kim olduğu hakkında bir bilginin bulunmadığını, hatta o bölgede bu mezarın neredeyse türbe gibi kabul edildiğini anlatırlar.

Baba İHD Diyarbakır Şubesi’ne başvuruda bulunur. Diyarbakır şubesi ve Diyarbakır Barosu yöneticilerinden oluşan heyet, 19 Nisan 2004 tarihinde Silopi Savcısı, Doktor ve Jandarma yetkilileri eşliğinde söz konusu mezarın bulunduğu yerde kazı yapar. Toprağın 15 cm. altında bir insan iskeletine ulaşılır. Baba İzzettin Aslan, ağız ve diş yapısından iskeletin oğlu Murat Aslan’a ait olduğunu teşhis eder. Ancak her ihtimale karşın kemikler İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderilerek anne ve babadan alınan DNA örnekleri ile karşılaştırılır. Adli Tıp Kurumunun 09.09.2004 tarih ve 46375/1761 sayılı raporuna göre söz konusu kemikler Murat Aslan’a aitti olduğunu teyit eder.

Edip Aksoy’un eşi Rukiye Aksoy, “Lice’ye bağlı Dolunay (Zengê) köyünde oturuyorduk. Köydeyken eşimi birkaç defa askerler götürdü. İşkence yaptılar. Biz de Diyarbakır’a geldik. Huzur evleri’nde tütün ettik. Eşim tütünü sattıktan sonra bize bir ev alacağını söyledi. Bir gün sabahı (7 Haziran 1995) tarihinde tütünü satmak için evden Melikahmet’teki dükkânımıza gitti. O günden sonra kendisini görmedim. Akşam eve gelmesini bekledik. Ama gelmedi. Akşam dayım Maşallah aradı. Edip’in, Orhan Cingöz ile birlikte polislerin götürdüğünü söyledi. Anlattığına göre, eşimi ve arkadaşı Orhan’ı kaçıranlar, telsizli ve silahlı üç kişiymiş. Bunun üzerine Adliye’ye gidip, savcılığa çıkmak istedim. Kapıdaki görevliler beni geri çevirdi. Orhan’ın bir akrabası korucuydu. O korucu o zaman… Partisi İl Başkanı’nın kaybolanların, kaçıranların nerede olduğunu bildiğini, isterse bulabildiğini söyledi. Bunun üzerine Orhan Cingöz’ün babası Abdulbari Cingöz birlikte söylenen kişinin bürosuna gittik. Kendisine durumu anlattık. O da o zamanın parasıyla her birimizden 20 milyon istedi. Biz de kabul ettik. Bize mahkemeye çıkarılacaklarını söyledi. Biz 10 gün boyunca her gün mesai başlamasından bitimine kadar mahkeme önünde bekledik. O da her seferinde bize ‘yarın çıkarlar. Siz yarını bekleyin’ diyordu. En sonunda gidip paramızı geri aldık.”

A.Aygan’ın itiraflarının devamında; “Yine Murat Aslan’ın cesedinin bulunduğu yerin ilerisinde yani Körtük Köyü’nü geçince Silopi’ye doğru giderken sol tarafta bir dere var. O derede hafif bir su var. Az bir su var. O suyun kenarına da Edip Aksoy ve Ahmet (Orhan Cingöz?) Aslan olacak tam hatırlamıyorum. İki kişinin cesedi de oraya, suyun kenarına uzman çavuş Şeymus tarafından gömüldü. Suyun kenarına gömüldü. Çamur mamur üzerine atıldı. Bulunup bulunmadığını bilmiyorum bu şahsın”.

İHD heyeti 06 Temmuz 2005 tarihinde Silopi ilçesinde Edip Aksoy ve Ahmet Cingöz’ün akıbetine ulaşır. Olay yerinde incelemelerde bulunur, çevrede yaşayanların bilgisine başvurur. Topladığı bilgiler ışığında Silopi C.savcısı ile görüşme yapar. Silopi C.Savcılığının Abdulkadir Aygan’ın tarif ettiği yerde bulunan 2 kişiye ait cesedi kimsesizler mezarlığına Belediye başkanlığı kanalıyla defn ettirdiğini tespit eder. Aileler, soruşturma dosyası içindeki cesetlere ait resimlerden yakınlarını teşhis eder.

Görüldüğü üzere, BM’in tanımında açıkça ortaya konulan “devlet adına dolaylı veya dolaysız hareket edenler “ kavramı A. Aygan’ın itiraflarıyla bire bir örtüşmektedir. Bu tanıklara Uluslar arası koruma sağlandığı taktirde, bir çok olay açığa çıkacaktır.

İnsan hakları Derneğinin doğu, güneydoğu bölgesindeki şubelerinde yaklaşık 40 yere ait toplu mezar bilgi, veri, görüntülü kayıt ve doküman bulunmaktadır. Bu toplu mezarlardaki kişilerin kimlikleri ve aileleri hususunda net bilgiye ulaşılamadığı için daha açılamamıştır. İnanıyorum ki, bu bilgiler devletin arşivinde mevcuttur.

Değerli Delegasyon, değerli katılımcılar

Kayıpların ve toplu mezarların açığa çıkarılmasının en önemli koşullardan bir tanesi de, etkeni ve gerekçesi ne olursa olsun siyasal erkin demokratikleşmek için bir niyete yönelmesi ve onun adımlarını atmaya başlamasıdır. Kayıpların akıbeti ve toplu mezar bilgisine, devletin arşivindeki bilgilerin açığa çıkarılması ile hızlı bir biçimde ulaşılabilir.

Kayıplar, geçmişte yaşanan hukuk dışı olaylar ile insan hakları ihlallerinin açığa çıkarılması için her ülkede farklı ad ve bileşimli yapılar oluşturulmuştur. Bu ülkelerde, İnsan Hakları Örgütleri, sivil toplum örgütleri, mağdurlar-kayıp yakınları bu sürecin ve yapının önemli parçaları olmuştur.

Türkiye’nin realitesine göre onarıcı adalet sürecinde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1989 yılında kabul ettiği, “Yasadışı, Keyfi ve Toplu İnfazların Önlenmesi İçin İlkeler” uyarınca mutlaka bir “ Hakikat ve adalete ulaşım komitesi” oluşturulmalıdır. Bu komite/ler özel yasayla oluşturulmalı ve her türlü bilgi, belgeye ulaşma olanağı ve her yere gidebilme yetkisine haiz olmalıdır. Bu komitelerde, insan hakları örgütleri temsilcileri, hukukçular, sivil toplu örgüt temsilcileri, toplumun vicdanı aydınlar, mağdur temsilcileri, parlamentoda grubu bulunan partilerden temsilen milletvekilleri ve C.Savcılıkları yer almalıdır. Siyasal iradenin gösterilmesi, hukuksal düzenlemelerin yapılması, idari ve yargısal tedbirler alınması bu sürecin olmazsa olmazlarındandır.

Zorla kaybedilme ve toplu mezarlar hususunda uluslar arası sivil kurumların ilişkisi önemlidir.
Bu ilişki, dünyanın diğer uçlarındaki ülkelerde yaşanan kayıplar ile var olan veya var olduğu iddia edilen toplu mezarlar bilgisine, ilişki içindeki tüm kurumların sahip olmasını sağlar.

Bu ilişki, kayıpların akıbetine ulaşım ve toplu mezarların açığa çıkarılmasındaki deneyim paylaşımını sağlar.

Bu ilişki, herhangi bir ülkede yaşananlara diğer ülke kamuoyu ve vicdanının duyarlı ve hareketli hale getirilmesini sağlar.

Bilginin, çabanın, acının, adaletin ve vicdanin paylaşımı, kapitalizmin yok etmek istediği insani erdemlerdir. Bizler bu erdemleri ısrar ve sabırla savunmalı, yaşatmalıyız.

2009 yılında, “Kayıplar Cehennemlerine Hayır, Toplu mezarlar açılsın” şiarını tüm dünyada bu mücadelenin sloganı haline getirelim. Çünkü binlerce anne ve baba çocuklarının, binlerce çocuk babalarının-annelerinin ölü de olsa bedenlerine sarılacakları günü bekliyorlar.

Konferansı, delegasyonu ve katılımcıları, kendim ve örgütüm İnsan Hakları Derneği adına tekrardan saygı ile selamlıyorum. Yolumuz engellerle dolu ve zordur.