Kopenhag Siyasi Kriterleri ve Kürt Sorunu

1005

İHD, Kürt Sorununu aynı zamanda bir insan hakları sorunu olarak görmektedir. Nitekim temel insan hakları belgelerinde yer alan bireysel ve topluluk haklarının Kürtler tarafından kullanılmaya başlanıldığında, Kürt Sorunu çözülebilecektir.

Kopenhag Siyasi Kriterleri açısından irdelediğimizde;

Demokrasinin çoğulculuk ilkesi hala yadsınmaktadır. Türkiye’de hala tekçi bir zihniyetin ve bu zihniyete ait kültürün egemenliğinin devam ettirilmeye çalışıldığı bir siyasi ortam bulunmaktadır. TC Anayasasında vatandaşlığın Türk etnik kökenine göre tariflenmesi, başka etnik köken din ve mezhep ile değişik dil gruplarının kabul edilmemesi, tekçi zihniyetin varlığını devam ettirdiğini göstermektedir. Anayasada  anadilde eğitim-öğretim hakkının tanınmamış olması Kürt Sorununun çözümü noktasında önemli bir engel oluşturmaktadır. 18 yaşından büyüklerin özel kurslarla Kürtçe öğrenmesi serbest olmasına karşın, bu kurslara ilgi olmadığından kapanmışlardır. Türkiye Anayasasında yapılacak birkaç madde değişikliği ile Anayasanın giriş bölümünde Türkiye’de yaşayan halkların ve kültürlerin varlığının kabul edilmesi, vatandaşlığın anayasal vatandaşlığa dönüştürülmesi ve anadilde eğitim-öğretim hakkının tanınması öncelikli çözülmesi gereken konular arasındadır.

Esasen Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Lozan Barış Anlaşmasının 39. Maddesinin 4. ve 5. fıkralarında herhangi bir Türk uyruğunun gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulamayacağı, devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçe’den başka bir dil konuşan Türk uyruklarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıkların sağlanacağı belirtilmiş olmasına rağmen, hala bu en temel kural çiğnenmeye devam etmektedir. Örneğin; cezaevlerinde Kürtçe konuşma yasağı, siyasi partilerin Kürtçe propaganda yapma yasağı, derneklerin Kürtçe yazışma yapma yasağı, Kürtçe vaaz ve hutbe verme yasağı, Latin alfabesine göre Kürtçe isim yasağı devam etmektedir. Bu yasakların devam etmesinde Türkiye Cumhuriyeti devleti kadar Lozan Anlaşmasında imzası bulunan başta İngiltere ve Fransa olmak üzere diğer devletlerin sorumluluğu bulunmaktadır. Bu vesileyle de Kürt Sorununun aynı zamanda bir uluslar arası sorun olduğunu belirtmek gerekir. Türkiye’nin Kürt Sorununda şiddeti öne çıkardığı ve eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın deyimiyle devletin hukuk dışına çıktığı 1990’lı yıllarda Kürtlere ve diğer halklara karşı işlenen suçların sorumluluğu Türkiye’ye destek veren ülkelere de aittir. Biz insan hakları savunucuları Kürt Sorununda şiddete dayalı çözümün yol açtığı ağır insan hakkı ihlallerini bir kez daha yaşamak istemiyoruz. 1990 yılından bugüne değin derneğimizin verilerine göre 840 kişi siyasal nedenlerle zorla kayıp edilmiş, 2949 kişi faili meçhul cinayete kurban gitmiş (bizlere göre bunlar devletin yasa dışı örgütleri tarafından işlenen cinayetlerdir), 2308 kişi yargısız infaz edilmiş, 709 kişi gözaltı merkezlerinde ve cezaevlerinde öldürülmüştür. Tabi bu rakamlar derneğimizin tespit edebildiği veya bize yapılan başvurularla oluşturulmuş silahlı çatışmalar dışındaki yaşam hakkı ihlali bilançosudur.

Kürtçe TV’de kullanılan Latin alfabesindeki kimi harflerin Türk alfabesi diye nitelendirilen esasında Latin alfabesi olan alfabede yasaklı sayılıp, bugüne kadar binlerce insanın isminin yasaklanmasına, yüzlerce yerleşim yerinin adının değiştirilmesine, yüzlerce insanın hapis yatmasına neden olması adeta unutulmuş gibidir. Oysa bu noktada başta parlamento olmak üzere hükümetin Kürtlerden özür dilemesi gerekir. Daha düne kadar bilinmeyen bir dilde şimdi yayın yapılıyor olması olumlu bir gelişme olmakla birlikte sorun ancak Kürt kimliğinin kabul edilmesi ve bu kimliğin kendini yaşatmasına imkan verecek bir Anayasal düzenlemenin sağlanması ile aşılabilir. Ayrıca hala TBMM’de Kürtçenin varlığı kabul edilmemekte, Kürtçe konuşan milletvekillerinin sözleri bilinmeyen bir dil diye tutanaklara geçirilmektedir. Tekçi zihniyetin  komedisi oynanmaktadır.

Kürtlerin 2008 yılındaki meydanlara taşan yaygın ve çok güçlü demokratik tepkileri bu sorunun artık barışçıl politikalarla çözülmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Kürtler gibi Türkiye’de yaşayan diğer halklar da artık barış istemektedir. Kürt sorununda şiddete dayalı çözümü direten militarist politikalar tıkanmıştır.

Demokraside açıklık ilkesi vardır. Kürt Sorunundaki çözümsüzlükten kaynaklı olarak devlet yapılanması büyük oranda gizli belgelerle faaliyetlerini yürütmektedir. Milli Güvenlik Kurulu üyeleri tarafından hazırlanan milli güvenlik siyaset belgesinin Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmadan kabul edilmesi ve hemen hemen her konuda direktifler içermesi demokrasinin açıklık ilkesine vurulmuş ağır bir darbedir. İHD ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı bu belgenin ve bu belgeyi yürürlüğe koyan gizli bakanlar kurulu kararının iptali için 2006 yılında Danıştay’a dava açmıştır. Dava bu yıl karara bağlanacaktır. Türkiye’de ayrıca devlet içindeki yasa dışı yapılanmaların faaliyetleri devlet sırrı kavramına sığınılarak devam ettirilmektedir. Kürt Sorununda şiddete dayalı çözümde ısrar politikalarının geldiği nokta Kuzey Irak’ın sürekli bombalanması ve yeni güvenlik müşteşarlığının kurulması tartışmalarıdır. 2007 yılından beri devam eden Ergenekon soruşturmasının davaya dönüşmesi ve yeni soruşturmaların devam etmesi önemli bir gelişme olarak kaydedilmelidir. Ancak bu soruşturmada hala Doğu ve Güneydoğu’da işlenen suçların kapsama alınmaması Kürt ve demokrat kamuoyunda büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Türkiye’de en üst düzeyde görev yapan generallerin gözaltına alınması ve tutuklanması bir tabuyu yıkmışsa da Kürt Sorununda devletin gerçeklerle yüzleşmek istememesi aşılması gereken önemli bir sorundur. Bu nedenle başta biz insan hakları savunucuları olmak üzere duyarlı kamuoyu Türkiye’de gerçeklerle yüzleşme, suçların açığa çıkarılması, suçluluların cezalandırılması ve hakikatlerin ortaya çıkarılması için aktif bir çaba ve tutum içerisine girmeliyiz. Kürt Sorununda barışçıl bir çözümün garantisi sadece mevzuat değişikliği değil aynı zamanda bir zihniyet değişikliği ile mümkün olabilir. Bunun için de hakikatlerin ortaya çıkarılması ve gerçeklerle yüzleşilmesi gerekmektedir. Bu görev önümüzde durmaktadır.

Demokrasinin katılımcılık ilkesi açısından Kürt Sorununda gelinen aşama dikkatle izlenmesi gereken bir süreci önümüze koymuştur. Türkiye’de hala yüzde 10 gibi yüksek seçim barajı bulunmakta, siyasi partiler rejimi yasaklar ve kapatılma tehlikesiyle doludur. DTP hakkında devam eden kapatma davası bizleri kaygılandırmaktadır. AB yetkililerinin AKP kapatma davasına gösterdikleri ilgiyi DTP kapatma davasına da göstermeleri gerekir. AB yetkililerinin DTP’ye uygulanan siyasal tecridi kırmaları Kürt Sorununun barışçıl çözümünde önemli bir rol oynayacaktır. DTP’nin Meclise sunduğu Demokratik Özerklik Projesi yerinden yönetim ilkesinin hayata geçirilmesinde önemli bir argümandır. Mart 2009’da yapılacak yerel seçimlerde halkın tercihini özgürce kullanabilmesinin önü sonuna kadar açılmalıdır. Türkiye Başbakanının yerel seçimlerde Diyarbakır’ı ve Tunceli’yi alacağız iddiasından sonra bölgede gerginliğin artması, gösterilere katılan çocuk ve kadınlara güvenlik güçlerinin ağır saldırısı, çocukların tutuklanmaları ve ağır cezalarla karşı karşıya bırakılmaları, başbakanın tekçi söylemi AKP’nin Kürt Sorununa yaklaşımını göstermektedir. AKP Kürt Sorununu kendi dinsel, siyasal ideolojisi doğrultusunda yaratacağı Kürt tipi ile çözmek istediği izlenimini vermektedir. Bu durum tehlikelidir. Ulusalcılığın çözemediği Kürt Sorununu, Ümmetçi anlayış da çözemez. Bu yaklaşımın Kürtler tarafından kabul görmeyeceği ise açıktır. AB yetkililerinin ve Avrupa Parlamentosunun Mart 2009’da Türkiye Yerel Seçimlerini çok kalabalık heyetler nezdinde yerinde izlemesi oldukça faydalı olacaktır. Doğu ve Güneydoğu’da İHD’ye ulaşan şikayetlere göre vali ve kaymakanların bazılarının AKP lehine seçim çalışmalarına başlaması seçimlerde her türlü müdahalenin olabileceğine dair işaretler vermektedir.

Hukukun üstünlüğü açısından Türkiye sınıfta kalmış bir ülkedir. Kürt kimliğinin tanınmaması ve kültürünün yaşatılamamasına dayanan tekçi yapı tabiki hukuku da şekillendirmiştir. Türkiye Anayasasının 90. Maddesinde temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası sözleşmelerin öncelikli uygulanması gereken üstün belgeler olarak nitelendirilmesine rağmen, yargının bağımsız ve tarafsız olmayışı hukukun üstünlüğü alanında ilerlemesini engellemiştir. Türkiye’de hala askeri yargı tüm kurumlarıyla varlığını sürdürmektedir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri isim değiştirmiş haliyle yargı pratiklerini devam ettirmektedir. Yüksek Yargı devletin Kürt Sorunundaki politikasına göre içtihat oluşturmaktadır. Anayasaya 90. maddeye rağmen, yargı uygulamaları maalesef değişmemektedir. Ayrıca Türkiye’de çok büyük bir dokunulmazlık alanı bulunmakta milletvekilleri, bakanlar, askerler, polisler, tüm devlet memurları geniş bir dokunulmazlık kalkanı altında korunmaktadırlar. Yeni Ceza yasasında insanlığa karşı suçlarda zaman aşımının öngörülmemiş olmasına rağmen, uygulanan “cezasızlık politikası” sonuç almayı engellemekte, hukukun üstünlüğüne giden yolu tıkamaktadır. Türkiye Cenevre Sözleşmeleri Ek protokellerine ve Uluslararası Ceza Mahkemesini kuran Roma Statüsüne biran önce taraf olmalıdır. Böylelikle, cezasızlık politikasının uluslararası alandan doğru kırılması yönünde önemli bir işlev yerine getirilmiş olacaktır.

Militarizmle mücadelede önemli bir işlev görecek ve aynı zamanda hak olan Vicdani Ret, Türkiyede büyük bir sorun olarak görülmektedir. Vicdani Ret ile ilgili AİHM’in Ülke-Türkiye kararının (39437/98)gereği yerine getirilmemiştir.

İfade özgürlüğü bağlamında, 301. madde değişikliğinin özünde bir şey değiştirmediği ortaya çıkmış olup bu alandaki sorunun varlığını devam etmiştir. TCK 215, 216, 217, 220/8, 222, 288, 300, 305, 318. maddeleri,   TMK’daki ifade özgürlüğünü koruyan maddelerde değişiklik olamamıştır. TCK 301. madde değişikliğinden sonra bile Adalet Bakanlığı 50’nin üzerinde dosyada dava açılması izni vermiş, özellikle yazar Temel Demirer dosyasında adeta Temel Demirer’i mahkum eder bir tarzda yargılanmasını istemiştir. İfade özgürlüğünü sınırlayan çok sayıda ceza maddesi özellikle Kürtler söz konusu olduğunda acımasızca kullanılmakta ve cezalar verilmektedir. AB Türkiye ilerleme raporunda da bu hususa yer verilmiştir. İfade özgürlüğündeki en sıkıntılı gelişme ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun TCK 220. madde dolayısıyla yasa dışı örgüt üyesi olmadığı halde yasa dışı örgüt üyesi imiş gibi insanların cezalandırılabileceğine dair kararlardır. Bu karar, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kullanıp düşüncelerini ifade eden kişilerin kullandığı söylemle yasa dışı örgüt söylemlerinin örtüşmesi halinde, insanların örgüt üyesi imiş gibi cezalandırılabilmesi adeta toplumsal muhalefetin susturulması için alınmış bir karardır. Bu kararla demokratik Kürt kamuoyu etkisizleştirilmek istenmektedir. Yargıtay’ın bu kararı mevcut 82 Anayasasına bile aykırıdır. İfade özgürlüğü bağlamında yargının bu tarafsız olmayan kararları eski DGM pratiklerinin yeni ağır ceza mahkemelerinde sürdürülmesi ile devam etmiştir. Tutuklama oranlarındaki aşırı artış bunun tipik bir göstergesi olmuştur.

Toplantı ve gösterilere katılan ve polise taş atan Kürt kökenli çocukların işkenceye maruz kalmaları, tutuklanmaları ve en ağır şekilde cezalandırılmaları için yargılama yapılması, Çocuk Mahkemeleri yerine özel görevli Ağır ceza Mahkemelerinde yargılanmaları durumun vahametini göstermektedir. Türkiye, Kürt çocukları açısından Çocuk Hakları Sözleşmesini ağır biçimde ihlal etmeye devam etmektedir. 2008 yılında Şubat, Mart, Mayıs, Ekim ve Kasım aylarında Kürtlerin adeta başkaldırdığı kitlesel gösterilerde polisin ve jandarmanın aşırı güç kullanması sokak ortasında işkence uygulamalarını gündeme getirmiştir. Bir çocuğun kolunu kıran polisin görüntüleri ise adeta hafızalara kazınmıştır. Ancak, AB bu konuda yeterli duyarlılığı göstermemiştir.

İHD’nin 2008 yılında cezaevlerindeki hasta tutuklu ve hükümlülerin tedavisi ile ilgili yürütmüş olduğu kampanya ile ilgili hazırladığı rapor cezaevlerindeki hak ihlallerinin had safhaya vardığını göstermiştir. Cezaevleri tıklım tıklım dolmuş, buradaki mahpusların temel hakları göz ardı edilerek birçoğunun yaşam hakkı başta olmak üzere, sağlık hakları, haberleşme hakları, sohpet hakları, dil hakları ihlal edilmiştir. Yüksek güvenlikli Cezaevlerindeki tecrit uygulamaları devam etmektedir. Abdullah Öcalan’ın tutulduğu İmralı Cezaevindeki hak ihlalleri demokratik kamuoyunun ve pek çok Kürt çevrelerinin sert tepkilerine neden olmuştur. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin raporlarının gereği yerine getirilmemiştir. İHD, TİHV ve Mazlum-Der’in İmralı Tek Kişilik Cezaevinde inceleme yapma isteği Adalet Bakanlığı tarafından kabul görmemiştir. Hükümetin kamuoyuna yansıyan açıklamaları umarız 2009 yılında İmralı cezaevindeki sorunları en eza indirir. İHD bu cezaevinin kapatılması gerektiğini defalarca kamuoyuna açıklamıştır. İşkenceye Karşı BM Sözleşmesi Ek Protokolü hala onaylanmayı beklemektedir.

İnsan haklarına saygı açısından gelinen durum inişli, çıkışlı bir grafiğin iniş noktasındadır. Kürt Sorununda şiddete dayalı çözümden medet uman politikaları uygulamakta ısrar eden AKP Hükümetinin 2006 yılında Terörle Mücadele Yasasını insan haklarına daha da aykırı biçimde değiştirmesi, 2007 yılında Polis yasasında polisin silah kullanma yetkisini anayasaya aykırı biçimde keyfi kullanmaya açık hale getirmesi, ifade özgürlüğünü kısıtlayan ceza yasasındaki düzenlemeleri kaldırmaması ve 301. değişikliğinin bir işe yaramaması, cezaevlerinde ve gözaltı merkezlerinde işkence vakalarının artması, mültecilerin yaşadığı insanlık dramları manzarayı hiçde iyi göstermemektedir. Hükümetin hala Paris İlkeleri çerçevesinde ulusal bir insan hakları kurumu oluşturmaması, yaklaşık iki yıldır insan hakları örgütleriyle doğrudan doğruya temasa geçmemesi insan haklarına bakışı bir güvenlik sorunu olarak algıladığını göstermektedir. Nitekim güvenlikten sorumlu başbakan yardımcısının insan haklarından sorumlu devlet bakanı olması da bu zihniyeti ortaya koymaktadır.

Azınlık hakları konusunda Türkiye’de insan haklarına uygun bir tanımlama bulunmamaktadır. Türkiye sadece Lozan Anlaşmasıyla kabul ettiği gayri müslimleri azınlık olarak tanımlamaktadır. Azınlık statüsüne girebilecek Kürtler de kendilerini Türkiye Cumhuriyeti devletinin asli kurucu unsuru olarak gördüklerinden bu tanımlamaya girmek istememektedirler. Tarihsel olarak haklı durumda bulunan Kürtlerin bir yerel halk veya azınlık veya asli kurucu unsur olarak nitelendirilmesinin haklar bakımından çok fazla da bir önemi yoktur. Önemli olan halk olarak temel insan haklarından yararlanabilecekleri bir düzeye kavuşma istekleridir.

Kürt Sorunu her zamankinden daha fazla kendini çözüm noktasında dayatmaktadır. Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’nin AB üyesi olması olası gözükmemektedir. Bundan da önce bir insan hakları sorunu olan  bu sorunun insan hakları hukukuna uygun bir şekilde çözülmesi hepimizin isteğidir. Tıkanan Türkiye siyasetinin hiç olmazsa Avrupa Birliği Kopenhag Siyasi Kriterlerini kendisine rehber ederek çözüm bulabileceği kanaatinde olduğumu belirtmek isterim.

Av. Öztürk Türkdoğan
İHD Genel Başkanı