20 Aralık 2017

İnsan Hakları Derneği Merkezi Hapishaneler Komisyonu olarak bugün (20 Aralık 2017) “Mahpusların Diliyle Türkiye Hapishanelerinde Hak İhlalleri Raporu”nu sizlerle paylaşıyoruz.

Bu basın toplantısında, çalışmada ortaya çıkan bulguların kritik noktalarına ilişkin genel gözlemler aktarılacaktır.

Rapor çalışmamız 1 yıl sürmüş olup bu sürenin yaklaşık 7 aylık diliminde 26 İHD üye ve yöneticisi olan ve çoğunluğu avukatlardan oluşan heyetlerle 54 hapishaneye gidilmiş 238 mahpus ziyaret edilmiştir. Mahpusların çoğunluğu siyasi davalar nedeniyle tutuklu/hükümlü bulunan mahpuslar olmakla birlikte adli suçlardan hüküm giymiş/tutuklanmış mahpuslar da ziyaret edilmiştir.

Görüşme neticesinde tespit olunan kritik hususları ayrıntılı açıklamaya başlamadan önce hapishanelere ilişkin genel bir değerlendirme yapacağız.

Hapishanelerdeki koşullar ve hapishane yönetimi uygulamaları ile infaz mevzuatı birlikte değerlendirildiğinde göze çarpan temel hak ihlalinin işkence ve kötü muamele olduğu görülmektedir. Siyasi iktidarların değişmesi, tarihin değişmesi işkence ve kötü muamele suçunun işlenmesinden vazgeçilmesine neden olmamaktadır.

Türkiye ceza hukuku sisteminde ve uygulamasında işkence ve kötü muamele yasağına uyum, uzun ve acılı mücadeleler sonucunda belli bir orana kadar mümkün olmuştur. Ne var ki hem mevzuatın kendisinden hem de mevzuatın uygulamasından kaynaklanan sorunlar devam etmektedir. Öyle ki kolluk görevlilerinin ve adli görevlilerin yurttaşla karşı karşıya geldiği, temas ettiği ilk saniyeden başlayarak ceza infazının tüm süreçlerine kadar yayılmış işkence ve kötü muamele yasağının ihlallerini tek tek sıralamak neredeyse imkansızdır. Şunu da belirtmek gerekir ki kamu görevlileri, daha yurttaşla karşılaşmadan ihalelere başlamaktadırlar; teknik takip ve ev aramalarında yönelme biçimleri bunun en açık kanıtlarıdır. GBT sorgulama usulleri, yol kesme, fuzuli bekletme, kapı kırarak eve girme, kötü muamele yasağının aşıldığı ilk anlar ve yerlerdir. Bu daha ilk saniye ihlalleri, ceza infazı açısından da geçerlidir. Tutukluların daha ilk adımda hücreye atılması, işkence kötü muamele yasağının mevzuata dayanılarak aşıldığı örneklerden sadece biridir. Buna ilaveten, normun nispeten iyi düzenlendiği yerlerde uygulama normdaki kazanımları yok edebilmekte ve yargı da ne yazık ki bu ihlallere seyirci kalmaktadır.

Çalışmamıza dönecek olursak;

Öncelikle ziyaret esnasında heyetin yaşadığı hak ihlallerinden bahsedeceğiz. Hapishanelerdeki kapasite aşımına da yol açan fazla tutuklu/hükümlü sayısı, sınırlı olan avukat görüş odaları açısından da sorun teşkile etmektedir. Heyette yer alan avukatlar Malatya, Elazığ, Bayburt gibi bazı ceza infaz kurumlarında avukat odaları dolu olduğu gerekçesiyle görüş yapamamış veya yoğun ısrar neticesinde 5-6 saat kadar bekletildikten sonra kısıtlı bir süre görüş yapabilmiştir. Yine avukat olmayan heyet üyeleri hapishanelere alınmamış, 1 km uzakta bekletilmişlerdir. Diğer taraftan OHAL sonrasında bazı hapishanelerde bir kısım mahpus açısından uygulamaya konulan koruma memuru refakatinde görüşme koşulu, bazı mahpuslar tarafından reddedilerek görüşme sağlanamamıştır. Bu durum daha fazla sayıda mahpus ile görüşme imkanını doğrudan engellemiştir.

Çalışmanın temel bulgusu, Olağanüstü Hal (OHAL) ilanından sonra ceza ve tutukevlerinde 12 Eylül’ün askeri kapatma mekanlarını andıran bir dönüşümün meydana gelmiş olmasıdır. İstisnasız bütün görüşmelerde, “pek sorun yaşamadığını” söyleyen kişilerin bulunduğu yerlerde bile günlük sayımın askeri disiplin içinde yapılmasını sağlamaya yönelik bir çaba söz konusudur. Askeri disiplinle sayım yapabilmek için şiddete başvurulduğu birçok görüşmede dile getirilmiştir. Yine 12 Eylül günlerini andıran bir diğer uygulama da şiddet eşliğinde rastgele ve keyfi aramaların yapılmasıdır. Bu aramalarda tutuklu ya da hükümlünün şahsı da eşyaları da zarar görmektedir.

Bazı yerlerde “hoş geldin dayağı” adı altında şiddet uygulandığı not edilmiştir.

OHAL uygulamasının 12 Eylül’ü andıran bir diğer yanı da hem içeride tutulanların kendi aralarındaki iletişimin engellenme çabası hem de görüşlerin keyfi kısıtlanmasıdır. Çıplak arama bir rutin halini almıştır; üstelik birçok yerde çıplak aramanın aileden ziyaretçilere uygulanmak istenmesi de söz konusudur. O kadar ki “Eziyet çekmesinler diye ailelerin gelmesini istemiyoruz” ifadesiyle defalarca karşılaşmış bulunmaktayız.

OHAL sonrasındaki önemli dönüşümlerden biri de, yine tıpkı 12 Eylül günlerinde olduğu gibi, hapishane yönetimlerinin ve infaz koruma memurlarının Kürtçeye yönelik alerjisinin yeniden tezahür etmiş olmasıdır. Hapishanelere Kürtçe kitap alınmamaktadır. Fakat mesele bununla da sınırlı değildir. Kendi aralarında Kürtçe konuştukları için disiplin cezası alan, şiddete maruz kalan kişiler vardır. Bir anlatımda, Kürtçe konuşan birinin, “infaz memuruna hakaret etti” bahanesiyle hücre cezası aldığı dile getirilmiştir. Hiç Türkçe bilmeyen bir kişinin sayım sırasında arkadaşlarıyla Kürtçe konuşması, “Burası Türkiye, Türkçe konuşacaksın!” denilerek tehdit edilmesine yol açmıştır.

Tehdit, OHAL sonrası çok yoğunlaşmış durumdadır. Fiziki işkence, “süngerli oda” adı altında kurumsallaşmış gibi görünmektedir.

Hapishane yönetimleri ve infaz koruma memurlarının tutuklu ve hükümlülere sataşmaları, hakaret etmeleri birçok anlatımda karşımıza çıkmaktadır. Özellikle dışarıda meydana gelen olayların siyasal gerilimi artırdığı dönemlerde içerde tutuklu ve hükümlülere yönelik baskıların arttığı da dile getirilmiştir.

Keyfiliğin geldiği noktalardan biri de kadın koğuşlarına erkek infaz koruma memurlarının girmesi olmuştur.

Bir başka 12 Eylül’ü andıran uygulama ise bazı yerlerde siyasi mahpusların adli mahpuslarla birlikte tutuluyor olmasıdır. Özellikle Kürt tutuklu ve hükümlüler için bu durum ciddi bir tehlike arz etmektedir. Bazı yerlerde IŞİD ve “Fethullah Gülen Yapılanması” davalarının mahpusları, PKK davalarının mahpusları ile birlikte tutulmaktadır.

Hapishanelerde tutulanların hak arama ya da bilgi edinme çabalarının karşılığı en iyi ihtimalle cevapsız kalmadır; mahpusların bu nedenle disiplin cezalarıyla karşılaşmaları yaygın bir tutum haline gelmiştir.

OHAL döneminin hapishanelerde yol açtığı değişimlerden biri de sıkışıklıktır: Hemen hemen her yerde kapasite aşılmıştır. Bu da sağlık ve hijyen sorunlarına yol açmaktadır. Sağlık durumu kötü olanlar açısından koşullar tehlike arz etmekte, sağlık durumu iyi sayılanlar da risk altına girmektedirler. Sağlığa erişim hakkının OHAL sonrası ciddi biçimde kısıtlandığı hemen her görüşmede dile getirilmiştir. Sağlık sevkleri nedensiz geciktirilmekte, sağlık arayışı bir işkenceye dönüştürülmektedir. Örneğin bir anlatımda iki kişinin hastaneye kadar götürülüp muayene ettirilmeden geri getirildikleri ifade edilmiştir. Kelepçeli muayene de insan haklarına aykırı bir diğer rutindir. Kelepçeli muayene konusunda bir önemli anlatım da doktorların bunu talep etmesine yöneliktir.

Yemeklerden şikayetler kalınan yere göre değişse bile temiz suya erişim hemen hemen her yerde ciddi bir sorun olarak dile getirilmiştir. Vejetaryenlerin taleplerine dikkat edilmemektedir.

Kamera alabildiğine yaygınlaştırılırken toplu fotoğraf çektirmenin bile yasaklanması döneme özgü tuhaflıklardan biridir. Birçok yerde en fazla üç kişinin fotoğraf çektirebildiği anlatılmıştır.

Ceza İnfaz Kurumlarındaki OHAL öncesi ve sonrasını kapsayan bu uygulamalarda hapishane yönetimi açısından işkence ve kötü muamele başta olmak üzere yasağın değil serbestliğin esas olduğunu söylemek hiç de abartıya kaçmak olmaz. Gerçekten de ceza infaz mevzuatı ve bağlı uygulamaları kişi hak ve hürriyetleri gözetilerek, infaz süreçlerinden beklenen kamusal yararın gerçekleşmesine yönelik uygulamalardan çok, modernizm öncesi ceza infaz sistemlerinde gözlenen ibretlik ceza verme, burnundan getirme, sürüm sürüm süründürme, doğduğuna pişman etme gibi amaçlara yönelik uygulamaları öngörmektedir. Yani sistem, “modern bir ceza infaz sistemi”nden ve onun ceza ve tutukevinden çok, arkaik ceza sistemine ve onun zindan mantığına dayanmaktadır. Bu nedenle modern ceza infaz sistemlerindeki hukuki sorunları tartışmaya girişmek mümkün olmamakta, modernizm öncesi sorunlarla boğuşmak mecburiyeti doğmaktadır. Örneğin ıslah, iyileştirme ya da tretman denilen kurumun Türk Ceza İnfaz Sistemi’ndeki yeri; itirafa, itirafçılığa zorlama, kamu görevlisi gibi hareket etmeye mecbur bırakma, mahkemede kesilen cezanın katlanmasını sağlama gibi açıkça eski dönem mantığına uygundur. Burada iyileştirmenin modern ve iyi bir yönü bulunduğunu kast ettiğimiz sanılmasın ama şunu kast ediyoruz: İyileştirmenin modern mantığındaki ihlalci kusurların yanı sıra bir de eski ceza infaz sistemlerindeki insan hak ve özgürlüklerini hiç tanımayan kindar usuller yürürlükte tutulmaktadır. Mahpusların mevzuattan kaynaklanan haklarını talep etmeleri karşısında uygulanan disiplin cezalarının infaz süresini kısaltan imkanları ortadan kaldıracak şekilde kullanılması da bu durumun bir başka örneğidir. Ceza infaz sistemi, “ceza ve tutukevi” değil; ancak “zindan”a imkan tanımaktadır.

Önerilerimiz raporda ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Özetlemek gerekirse;

İyileştirme” mantığı tamamen terk edilmelidir. “İyileştirme”den söz etmek, cezaevinde tutulanın “kötü” olduğunu, “hasta” olduğunu kabul ederek yola çıkmak demektir. Kötü ve hasta birine “iyileştirme” uygulanması, konu sanki tıbbi bir meseleymiş gibi ele alınması demektir. Böylece ceza sistemi, bireysel ve sosyal sağlık kavramına yaslanmış olmaktadır. Bu faşizan bir zihniyettir. Zira kişinin bir fiilini suç olarak düzenleyip ceza sistemini onun üzerine oturtmak başka bir şey; kişinin kendisini, bizatihi varlığını bir sorun, bir suç, bir hastalık olarak görüp ceza sistemini onun üstüne oturtmak başka bir şeydir. Türkiye’deki sistem ikincisidir ve kökten değişmelidir. Bir şey “iyileştirilecek” ise infaz sisteminin kendisi, tüm ceza sistemiyle birlikte iyileştirilmelidir.

Bizler insan hakları savunucuları olarak bir kez daha buradan tekrar ediyoruz;

Hapishanelerde insan haklarına uygun koşulların tesis edilmesi için sürekli bir ilgi şarttır. Bu ilgiyi diri tutarak sorunlar aşılabilir. Bu da hak ihlaline maruz kalan mahpusun başvurusunun yanında ihlalden etkilenen ailesinin başvurusunu da önemli kılmaktadır. Bu başvurular doğrultusunda siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri güçlerini kullanarak kamu otoritelerini harekete geçirmek üzere girişimlerde bulunmalı, insan haklarına dayalı bir ceza infaz sisteminin tesisini sağlamak için etkin bir çaba ve çalışma yürütülmelidir.

Raporu indirmek için lütfen tıklayınız.

İnsan Hakları Derneği
Merkezi Hapishaneler Komisyonu