Okullarda Şiddete ve Cezasızlığa Son

14 Nisan 2026’da Urfa’nın Siverek ilçesinde bir okulda meydana gelen silahlı saldırı ile çok sayıda yaralının olması ve hemen ardından Maraş’ta eğitim ortamını hedef alan ve can kayıplarına yol açan silahlı saldırının, çocukların temel haklarının korunmasına ilişkin ciddi ve yapısal sorunları bir kez daha açığa çıkardığını vurguluyoruz.

Türkiye’de son dönemlerde şiddet adeta bir kültür haline gelmiş ve toplum yaşamını tehdit eden bir düzeye ulaşmıştır. Şiddet; sokakta, trafikte, okullarda hatta TBMM çatısı altında bile olağan bir duruma dönüşmüş durumdadır.

Hiç kuşkusuz bu olağanlaşmış “şiddet kültürü” yıllara yayılmış politikaların bir sonucudur. Politikacıların ve medyanın kullandığı şiddet dili, şiddeti ve nefreti yücelten TV dizileri, silaha erişimin kolay olması ve bireysel silahlanma gibi pek çok etken, şiddet konusunda toplumsal bir meşruiyet alanı yaratmıştır. Kimlik ve inanç temelli hedef gösterme, muhaliflere karşı kullanılan dil ve siyasi operasyonlar, LGBTİ’ler, göçmen ve mülteci karşıtı söylemler ile medya ve sosyal medya üzerinden üretilen şiddet ve nefret söylemleri, kurumsallaşmış cezasızlık politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde bu ve benzeri saldırılara zemin hazırlamaktadır. Yani yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.

Bu bağlamda başta siyasi aktörler ve medya olmak üzere şiddet ve nefret dilini terk etmeye, yargıyı da şiddet ve nefret söylemleri konusunda “seçici” tavrından vazgeçmeye çağırıyoruz. Zira iktidar politikalarıyla uyumlu şiddet ve nefret söylemlerine gösterilen yargısal toleransa karşın; muhalif, hak temelli ya da azınlıkları ve kırılgan grupları savunan ifadelere yönelik soruşturma ve kovuşturma tehdidi açıkça bir çifte standarda işaret etmektedir. Bu yaklaşım, “bazı gruplara karşı şiddet ve nefret serbesttir” algısına yol açmaktadır. Sonuç olarak şiddet ve nefret söylemi bir süre sonra doğrudan şiddet eylemlerine dönüşmektedir.

Türkiye’de şiddet ve nefret suçlarına ilişkin temel sorun yasal düzenlemeden ziyade uygulamadır. En önemli etken hiç kuşkusuz yargının seçici tavrı ve katmerleşmiş cezasızlık politikalarıdır. “Militarist şiddeti olağanlaştıran ve çatışmayı meşru bir toplumsal ilişki biçimi olarak sunan TV programları, diziler ve filmlerin artışı da şiddetin normalleşmesine katkı sunmaktadır.” Şiddeti üreten ve meşrulaştıran içeriklere sahip çocuk oyunları ve TV programları da şiddetin normalleşmesine katkı sunmaktadır. Yazılı ve görsel medya ile sosyal medyada şiddet ve nefret söylemlerine karşı etkili tedbirler alınmalıdır. Siyasi aktörler ise şiddet ve nefret söylemlerini terk etmelidir.

Çocuklar başta olmak üzere yaşam hakkı, güvenlik hakkı ve nitelikli, güvenli eğitim ortamına erişim hakkı devletin mutlak yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük yalnızca olay sonrası müdahaleyi değil; şiddeti önleyici, riskleri ortadan kaldırıcı ve çocukları her koşulda koruyucu politikaların hayata geçirilmesini gerektirir.

Taraf olunan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme uyarınca çocuklar her türlü şiddete karşı korunmalıdır. Buna rağmen eğitim alanlarının silahlı saldırılara açık hale gelmesi, koruma mekanizmalarının yetersizliğini ve ihmalin sonuçlarını ortaya koymaktadır.

Bu olay, bireysel bir şiddet eylemi olmanın ötesinde rutin bir söylem haline gelen şiddet ve nefret politikaların sonucudur. Çocukların üstün yararı gözetilmeden yürütülen her politika, yeni ihlallerin zeminini hazırlamaktadır.

Bu nedenle;

1-) Olay tüm boyutlarıyla etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmalı, sorumlular hakkında cezasızlığa izin verilmemelidir.

2-) Okullarda çocukların güvenliğini esas alan, hak temelli ve bütüncül koruma politikaları derhal oluşturulmalıdır.

3-) Çocuklara yönelik şiddeti önlemeye dönük erken uyarı ve izleme mekanizmaları kurulmalı, müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır.

4-) Bu şiddet olayından etkilenen tüm çocuklara uzun süreli, erişilebilir ve ücretsiz psikososyal destek sağlanmalıdır.

Bu tür vahim olayların ardından getirilen yayın yasakları da ayrıca tartışılması gereken bir husustur. Kamuoyunun zamanından ve doğru bilgiye erişimini engelleyen bu tür uygulamalar, şeffaflık ve hesap verilebilirlik duygusunu zedelemekte, yaşananların görünmez kılınmasına yol açmaktadır. Oysa bu tür olaylarla etkin mücadele, ancak gerçeklerin açıkça konuşulabildiği bir ortamda mümkündür.

İHD olarak, Urfa ve Maraş’ta meydana gelen bu vahim olayların takipçisi olacağımızı bildiriyor; benzer ihlallerin bir daha yaşanmaması için yetkilileri etkili önlemler almaya, sorumluluklarını yerine getirmeye ve çocukların üstün yararını esas alan politikaları derhal hayata geçirmeye çağırıyoruz.

İnsan Hakları Derneği