Üç yıl önce, Jîna Mahsa Amini İran’da ahlak polisleri tarafından zorla gözaltına alındı ve maruz kaldığı devlet şiddeti nedeniyle yaşamını yitirdi.
Onun ölümü yalnızca bir hayatın değil, susturulmak istenen bir halkın, bir coğrafyanın ve özellikle kadınların sesinin sembolü oldu.
Mahsa Jîna’nın katledilmesinin ardından başlayan protestolar İran’ın dört bir yanına yayıldı. Kadınlar, kız çocukları, anneler ve onların sesine ses veren erkekler; herkes özgürlük için sokaklara çıktı. Bu direniş yalnızca İran’da değil, dünyanın dört bir yanında yankı buldu. Fakat İran devleti, kadınların kararlı direnişi karşısında daha da sertleşti.
Zorunlu başörtüsü dayatmaları arttı, sokaklar yeniden kontrol altına alındı, kadınların hayatı yeniden hedef alındı. Zulüm artarak sürüyor. Ama bütün bu baskılara rağmen kadınlar sokaktan çekilmedi, çekilmiyor. Susmuyorlar, korkmuyorlar.
Bu tablo yalnızca İran’la sınırlı değil. Suriye’de yıllardır süren savaşın en ağır yükünü yine kadınlar taşıyor. Silahların gölgesinde yaşamaya zorlanan kadınlar; zorla alıkonuluyor, toplumsal baskı ve cinsel şiddete maruz bırakılıyor. Kadın bedeni siyasal ve dinsel ideolojilerin savaş alanına dönüştürülüyor.
IŞİD’in devamı niteliğindeki Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), özellikle Kürt, Alevi ve gayrimüslim kadınları hedef alarak onları birer savaş ganimeti gibi kullanıyor. İşkence, cinsel şiddet ve infazlarla kadınlara yöneltilen bu saldırılar, şeriatçı zihniyetin ve mutlak tahakküm arzusunun bir tezahürüdür.
Yaşadığımız coğrafyada ise kadınların yaşam hakkı iktidarın ideolojik politikalarıyla her geçen gün daha fazla tehdit altına giriyor. Kadın cinayetleri münferit değil; toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştiren, erkek şiddetini besleyen siyasi iklimin bir sonucudur. Kadınların kamusal alandaki varlığı hedef alınırken, aileyi merkeze koyan ve kadınları yalnızca “annelik” ve “itaat” üzerinden tanımlayan ataerkil söylem şiddeti görünmez kılıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, koruma mekanizmalarının zayıflatılması ve faillere yönelik cezasızlık politikası, kadınların yaşamlarını daha da güvencesiz hale getiriyor.
Tüm bu örnekler bize şunu gösteriyor: Coğrafyalar, diller, kültürler farklı olsa da baskının ve şiddetin hedefi hep kadınlar. Ama aynı zamanda direnişin, umudun ve özgürlüğün kaynağı da yine kadınlar. Onlar sokakta, evde, okulda, hapishanelerde, mahkemelerde ve mikrofon başında her gün aynı kelimeleri haykırıyor: Buradayız, varız, susmuyoruz.
Bugün, #JînaMahsaAmini’nin ölümünün üçüncü yılında sadece onun yasını tutmuyoruz. Onunla başlayan bu mücadelenin bir parçası olmayı, sesini çoğaltmayı, kadınların özgürlük çığlığını büyütmeyi bir görev biliyoruz. İran’da zorunlu başörtüsüne direnen, Suriye’de savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışan, Türkiye’de her gün yaşam mücadelesi veren kadınların sesine ses katmak hepimizin tarihsel sorumluluğudur.
Kadınlar özgürleşmeden toplumlar özgürleşemez. Şiddet sona ermeden barış sağlanamaz.
Sessizlik sona ermeden adalet gerçekleşemez.
Jin, Jiyan, Azadî.
Merkezi Kadın komisyonu




