Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik baskı, kriminalizasyon ve “yargı sopası” ile susturma politikalarının son dönemde açık biçimde tırmandırıldığını bir kez daha kamuoyunun bilgisine sunuyoruz. İktidarın ve ona yakın medya-siyaset çevrelerinin yıllardır ürettiği nefret iklimi; soruşturma, tutuklama, dernek kapatma ve cezaevi uygulamalarıyla kurumsallaştırılmak istenmektedir. Bugün bu coğrafyada yalnızca düşüncesini ifade eden, örgütlenen, görünür olan, “varım” diyen LGBTİ+’lar; keyfi soruşturmalarla, ölçüsüz tutuklamalarla, aşağılayıcı iddianamelerle ve cezaevi koşullarında ayrımcı muameleyle karşı karşıyadır.
Bu baskının en güncel örneklerinden biri, 17 Mayıs Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Defne Güzel hakkında açılan davadır. Derneğin yayımladığı interseks haklarına ilişkin bir kitap ve sergi kataloğu “genel ahlaka aykırılık” gibi muğlak bir iddiayla suç konusu yapılmış; Ankara 74. Asliye Ceza Mahkemesi’nce kabul edilen iddianamede Güzel hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve bazı haklardan yoksun bırakılma talep edilmiştir; ilk duruşma tarihinin 12 Mayıs 2026 olduğu basına yansımıştır. Bu dava, ifade özgürlüğünün, örgütlenme hakkının ve LGBTİ+ hak savunuculuğunun yargılanmasıdır.
Diğer yandan, sosyal medya fenomeni Murat Övüç hakkında hazırlanan iddianame, nefret ikliminin yargı metinlerine nasıl sızdığını gözler önüne sermektedir. Başörtülü şekilde çektiği bir video gerekçe gösterilerek “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” (TCK 216) suçlamasıyla 20 Aralık 2025’te tutuklanan Övüç hakkında, iddianamede “kadınsı hareketler sergileyen ve kendisini gay olarak tanımlayan” gibi ayrımcı, damgalayıcı ifadeler kullanıldığı basına yansımış; Övüç için 3 yıla kadar hapis istendiği bildirilmiştir. Bir iddianamenin dili dahi, yargının tarafsızlığı ve ayrımcılık yasağı bakımından alarm veriyorsa; burada artık münferit hatalardan değil, LGBTİ+ kimliğini “suç unsuru” gibi gösteren sistematik bir yaklaşımın yerleşmesinden söz etmek gerekir. LGBTİ+ olmak suç değildir.
Aynı baskı dalgası, özellikle görünür olan ve geniş kitlelere erişen LGBTİ+ sosyal medya figürleri üzerinden “gözdağı”na dönüştürülmektedir. Son günlerde “uyuşturucu” başlığı altında yürütülen soruşturmalarda, sosyal medya fenomenleri Mükremin Gezgin ve Arya Bektaş’ın gözaltına alındığı; devamında tutuklandıkları basına yansımıştır. Yine kısa süre önce trans kadın sosyal medya fenomeni Mika Can Raun’ın da benzer bir suçlama ile tutuklandığı basına yansımıştır. Bu süreçlerde, masumiyet karinesi çiğnenerek kişiler daha yargılama başlamadan “sapkın” gibi nefret diliyle hedef gösterilmekte; soruşturmalar birer medya teşhirine çevrilmekte; LGBTİ+’lar topluma “ibret” olsun diye kriminal bir vitrine yerleştirilmektedir. Bu, caydırma ve sindirme siyasetidir.
Bu hukuksuzluklar yalnızca gözaltı ve tutuklama aşamasında kalmamakta; hapishanelerde ayrımcılık, tecrit ve kötü muamele riskiyle derinleşmektedir. LGBTİ+ mahpusların kimlikleri nedeniyle ayrı koğuşlara alınması, uzun süreli tecrit koşullarına itilmesi, sağlık hizmetlerine erişimde engellenmesi, ayrımcı disiplin uygulamalarına maruz bırakılması; Anayasa’nın eşitlik ilkesine (m.10), kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkına (m.19) ve kötü muamele yasağına (m.17) açıkça aykırıdır. Hapishaneler, devletin “koruma yükümlülüğünün” en yoğun olduğu yerlerdir; buna rağmen ihlallerin cezasızlıkla sürdürülmesi, yaşam hakkı bakımından ağır sonuçlar doğurmaktadır.
Nitekim Ankara Sincan Cezaevi’nde “Poyraz” isimli trans erkek mahpusun 1 Aralık 2025’te koğuşunda şüpheli şekilde ölü bulunduğu; olay sonrası savcılığın cezaevine iki gün sonra gittiği ve tanık beyanlarının alınmadığı iddialarının kamuoyuna yansıdığı bilinmektedir. Bu ölüm, LGBTİ+ mahpuslara yönelik tecrit ve ayrımcı uygulamaların “sonuçları”nı göstermektedir: cezaevi yönetimlerinin keyfiyeti ve etkisiz soruşturmalar, yaşam hakkını geri dönülmez biçimde ihlal edebilmektedir.
İHD olarak açıkça ifade ediyoruz:
İfade özgürlüğü (Anayasa m.26; AİHS m.10), örgütlenme özgürlüğü (AİHS m.11), kişi özgürlüğü ve güvenliği (AİHS m.5), işkence ve kötü muamele yasağı (AİHS m.3) ve ayrımcılık yasağı (AİHS m.14) devletin keyfine bırakılabilecek “lüks” haklar değildir. “Genel ahlak”, “müstehcenlik”, “toplum hassasiyeti” gibi belirsiz kavramların LGBTİ+’ları susturmak için kullanılması; hukuk devleti ilkesinin inkârıdır. Üstelik bu iklim, yalnızca yargısal işlemlerle değil, kamu görevlilerinin ve siyasetçilerin diliyle de beslenmekte; LGBTİ+’lar açık hedef haline getirilmektedir. Bu hedef göstermenin sebep olacağı sonuçların hesabını veremezsiniz.
Bu nedenle yetkililere ve yargı makamlarına çağrımız nettir:
Defne Güzel hakkında açılan dava derhal düşürülmeli; LGBTİ+ örgütlenmesi ve hak savunuculuğu suç gibi gösterilmekten vazgeçilmelidir.
Murat Övüç hakkında ayrımcı ifadelerle örülmüş iddianame anlayışı terk edilmeli; ifade özgürlüğü cezalandırılmamalıdır.
Son dönemde gözaltına alınan ve tutuklanan LGBTİ+ sosyal medya figürleri bakımından masumiyet karinesi titizlikle uygulanmalı; tutuklama “peşin ceza” haline getirilmemeli; kişi özgürlüğü keyfi biçimde kısıtlanmamalıdır.
Hapishanelerde LGBTİ+ mahpuslara yönelik tecrit ve ayrımcı uygulamalara son verilmeli; Poyraz’ın şüpheli ölümü etkin, bağımsız ve şeffaf biçimde soruşturulmalı; sorumlular yargı önüne çıkarılmalıdır.
Bizler, bu coğrafyada “yargı sopasıyla” LGBTİ+’ları özgürlüğünden mahrum etmeye, görünürlüğü suçlaştırmaya, hak savunuculuğunu kriminalize etmeye dönük her girişimin karşısında olacağız. LGBTİ+’ların yaşam hakkı, özgürlüğü ve onuru pazarlık konusu yapılamaz. İnsan hakları evrenseldir; ayrımcılık kabul edilemez.
Kamuoyunu, baroları, meslek örgütlerini, demokratik kitle örgütlerini ve uluslararası insan hakları mekanizmalarını bu ağır hak ihlallerine karşı sorumluluk almaya; dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ MERKEZİ LGBTİ+ KOMİSYONU



