20 Haziran Dünya Mülteciler Günü: Temel Bir Hak Olan Sığınma Hakkına ve Mültecilere Yönelik Saldırılar ve Hak İhlalleri Önlensin

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü: Temel Bir Hak Olan Sığınma Hakkına ve Mültecilere Yönelik Saldırılar ve Hak İhlalleri Önlensin

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü vesilesiyle, savaş, şiddet, yoksulluk, ekolojik yıkım ve derinleşen eşitsizlikler nedeniyle yerinden edilen milyonlarca insanın durumuna dikkat çekiyor; sığınma hakkını yok sayan göç ve mülteci politikalarına karşı, mülteciliği doğuran yapısal nedenlerin ve bu alanda yaşanan hak ihlallerinin önlenmesini, mültecilere insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlanmasını istiyoruz.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verilerine göre, 2025 yılı sonu itibarıyla dünya genelinde zorla yerinden edilen insan sayısı 117,8 milyona ulaşmıştır ve bu sayı, insanlık tarihinin en yüksek seviyelerinden biri olarak kabul edilmektedir.  Bu toplam içinde 41,6 milyon kişi mülteci, 9 milyon kişi sığınmacı, 68,7 milyon kişi ise kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş durumdadır.  Bu sayılara göre halihazırda dünyada her 70 kişiden 1’i yerinden edilmiştir. Göç, esas olarak hayatta kalmak ve insanca yaşamak için en iyi yeri hedeflese de sert sınır politikaları ve ülkeler arasındaki kimi anlaşmalar nedeniyle mültecilerin %68’i düşük ve orta gelirli ülkelerde, %65’i ise komşu ülkelerde barınmaktadır. Bu durum, göçe neden olan olayların esas sorumlusu devletlerin sorumluluktan kaçtıklarını açıkça ortaya koymaktadır.

Dünya üzerinde yerinden edilen kişilerin sayısındaki büyük artış, mülteciliğin geçici değil, uzun süreli yapısal bir sorun hatta kriz haline geldiğini ve bu durumun küresel sistemin yapısal bir sonucu olduğunu göstermektedir.

Buna rağmen, AB sınır güvenliği anlaşması Frontex ve 12 Haziran’da yürürlüğe sokulan AB Göç ve İltica Paktı gibi, bölgesel olmakla birlikte küresel politikalara paralel geliştirilen göç politikaları, insan haklarını esas almak yerine sınır güvenliği odaklı bir yaklaşımla şekillenmekte; mültecilerin korunması yerine sınırların korunması öncelik haline getirilmektedir.

AB Göç ve İltica Paktının yürürlüğe girmesi ile birlikte, Amerika’da sokak ortasında göçmenlere uyguladıkları şiddetle haber olan ICE/ ERO benzeri güvenlik birimlerinin Avrupa ülkelerinde de görüleceği, bunun yanında sığınma hakkını ve göçmen ve mültecilerin temel haklarını esastan ortadan kaldıran uygulamaların öne çıkacağı görülmektedir.

Var olan geri kabul anlaşmaları, Avrupa sınırları dışında kurulacak kamplar ve kabul edilen yeni üçüncü güvenli ülke uygulamaları üzerinden bu durum Türkiye gibi hem yoğun göç alan hem de göç veren ülkeleri de yakından ilgilendirmektedir.

Türkiye’de rejimin insan haklarına yaklaşımı doğrudan mültecileri de etkilemekte, mülteciler ayrıca eşitsizliğe ve hukuk dışı uygulamalara da maruz kalmaktadırlar. Sağlık, eğitim, barınma, şiddetten korunma, temel ihtiyaçlara erişim gibi konularda yaşadıkları yetersizlikler yanında her an deport edilme tehdidi altında, sömürü ve istismara açık, hukuki korumadan mahrum yaşamaya zorlandıkları için mültecilerin önemli bir bölümü, ya zorunlu olarak geri dönüş yapmakta ya da ölümcül yollarla Avrupa’ya geçiş yapmaya çalışmaktadırlar. Nitekim Uluslararası Göç Örgütü (IOM)’nün tespit edebildiği veriler üzerinden yaptığı açıklamalara göre Türkiye ve benzeri ülkelerden 2025 yılında en az 2.200 göçmen ve 2026 yılının ilk 5 ayında 990 göçmen Avrupa’ya geçmek isterken Akdeniz’de öldü ya da kayboldu.

Oysa sığınma hakkı, uluslararası insan hakları hukukunun temel taşlarından biri olarak kabul edilmekte, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. Maddesi’nde; herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınma ve bu sığınmadan yararlanma hakkına sahip olduğunu açıkça düzenlenmektedir.  1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü, mültecilerin tanımını ve korunma rejimini belirleyerek sığınma hakkının temel çerçevesini çizmekte, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları, sığınma talebinde bulunan kişilerin etkili başvuru hakkına erişimini ve kötü muamele riskine karşı korunmasını güvence altına almakta, Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşme (CAT), işkence riski bulunan ülkelere gönderilmeyi mutlak biçimde yasaklamaktadır.

Geri gönderme yasağı sığınma hakkının ayrılmaz bir parçası olarak tanımlanmakta, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 33. Maddesi, hiçbir devlet bir kişiyi hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak bir ülkeye geri gönderemez demektedir.

Türkiye’de de 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 4. Maddesinde bu yasak açıkça düzenlenmiş bulunmaktadır.  Ayrıca: bu kural Anayasanın 17 ve 90/son maddesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ile de desteklenmektedir. Ancak bu açık hukuki çerçeveye rağmen uygulamada hukuki dayanaktan yoksun sınır dışı ve idari gözetim kararları, adalete erişim kısıtlılıkları, Geri Gönderme Merkezleri üzerinden ciddi sorunlar devam etmektedir.

Dünyanın en çok mülteci barındıran ülkelerinden biri olmakla birlikte son yıllarda Suriyelilerin kısmen geri dönüşü ile mülteci nüfusun kısmen azaldığı Türkiye’de mülteciler:

Ya 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesine konulan coğrafi çekince nedeni ile  hiç hukuki statü elde edememekte,  ya da Geçici Koruma Statüsü gibi kırılgan statüler altında uzun süreli belirsizlik içinde yaşamakta, kayıt dışı ve güvencesiz emek piyasasının motoru olarak görülmekte, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan eşitsizlikler ve kısıtlamalara karşılaşmakta, artan nefret söylemi ve ayrımcılık nedeniyle hedef haline gelmekte, hak ihlalleri ve bezdirme yöntemleri ile savaş bölgelerine gönüllü geri dönüşe zorlanmakta, hukuka aykırı sınır dışı uygulamalarına maruz bırakılmakta, etkili başvuru yollarına erişimleri kısıtlanmakta, kadınlar, çocuklar, LGBTİ+’ lar ve yaşlılar gibi hassas gruplara gerekli sosyal ve hukuksal destekten yoksun yaşamaya zorlanmaktadırlar.

Bu olumsuz koşullardan can güvenliğini tehlikeye atmadan kurtulmak için başvurulacak yollardan biri olan uluslararası koruma statüsü elde etme konusunda yaşanan sorunlar da devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) 2018 yılında Türkiye’den yapılacak uluslararası koruma başvurularında yetkiyi Göç Müdürlüklerine devretmesi ve Geçici Koruma Statü sahiplerine uluslararası koruma talebinde getirilen kısıtlamalar, mültecilerin sığınma hakkına erişiminde önemli bir engel oluşturmuştur ve bu sorun acil çözüme kavuşturulmalıdır.

Sonuç olarak;

  • Yukarıda belirttiğimiz Uluslararası sözleşmelerle tanınan ve korunan sığınma hakkına erişim etkin ve ayrımcılıktan uzak şekilde güvence altına alınmalıdır.
  • Sığınma hakkı temel bir haktır, pazarlık konusu yapılmamalıdır.
  •  Güvenlikçi sınır ve göç politikalarından vazgeçilmeli, küresel ölçekte mültecilerin insan haklarını esas alan politikalar geliştirilmeli, ülkeler arasında adil bir sorumluluk paylaşımı sağlanmalıdır.
  •  Mültecilik bir tercih değil, zorunluluktur ve esas olarak göç ve mülteciliği yaratan nedenlerin ortadan kaldırılmasına yönelik politikalara ağırlık verilmelidir.
  •  Türkiye 1951 tarihli Cenevre sözleşmesine koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırmalıdır.
  • Türkiye’de uluslararası koruma başvuru süreçleri BMMYK tarafından yürütülmelidir.
  • Geri gönderme yasağı istisnasız uygulanmalı, ihlal iddiaları etkin biçimde soruşturulmalı, geri kabul anlaşmaları iptal edilmelidir.
  • Mültecilere insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlanmalı, çalışma, eğitim, sağlık, adalete erişim, şiddet ve istismardan korunma gibi temel haklara eşit ve güvenceli erişim sağlanmalıdır.
  • Mültecilere yönelik nefret söylemi ve ayrımcılıkla mücadele için etkili politikalar geliştirilmelidir.

İnsan Hakları Derneği Mülteci Hakları Komisyonu