İnsan Hakları Dokunulamaz, Devredilemez ve Ertelenemez Bir Bütündür ve Evrenseldir!

3075

Bugün, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Birleşmiş Milletler (BM)  tarafından kabul edilişinin 66. yıldönümü. 2014 yılında 10 Aralık İnsan Hakları Günü için BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği “İnsan Hakları 365” (Human Rights 365) sloganını benimsedi ve bunu tüm dünyaya duyurdu.

10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen Evrensel Bildirge’nin başlangıç bölümünde insanlık ailesinin bütün üyeleri için eşit, bölünemez ve devredilmez hakların tanınmasının, dünyada özgürlüğün, adaletin ve barışın temeli olduğu, eğer hakları korunamıyor ise herkesin zulüm ve baskıya karşı son çare olarak direnme hakkına başvurmak zorunda kalabileceği belirtilmiştir.

Buna karşın günümüzde Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hala kurulamamıştır. İnsanların ırkından, renginden, cinsinden, cinsel yöneliminden, dilinden, din ve mezhebinden, inancından, etnik kimliğinden, siyasi-vicdani ve felsefi kanaatinden bağımsız olarak, insan olmaktan gelen hakları ve dokunulmazlıkları olduğu temel fikri dünya çapında yeterli koruma bulamamaktadır.

Bugün dünyanın hemen her yerinde halklar ve toplumlar, Devletler tarafından uygulanan politikaların insan hakları değerlerinde yarattığı aşınmaya karşı direnme haklarını kullanarak insan hakları ve değerlerini korumak için etkili bir şekilde mücadele ediyorlar.  Bu bağlamda 2014 yılında gerek Türkiye’de gerekse de Ortadoğu’da barış için mücadele edildiğine, zulüm ve baskıya karşı ise aktif direnme hakkının kullanıldığına tanıklık ediyoruz.

Dünyada ve Türkiye’de tüm baskılara karşın sokaklara çıkan, örgütlenen, yaşam alanlarını korumaya çalışan insanlar direnmeye, başka bir yaşam mümkün demeye çalışırken, dünyanın her yanında otoriter rejimler polis şiddetiyle bu direnci kontrol etmeye ve bastırmaya çalışıyorlar.

Yıl boyunca dünyanın pek çok yerinde yine askeri darbeler, iç çatışmalar, savaşlar ve işgaller nedeniyle başta yaşam hakkı, işkence yasağı ihlali, soykırımlar ve kitlesel göçler olmak üzere çok ağır insan hakları ihlalleri yaşanmıştır. Bu hak ihlallerinin yoğunluğu ve yaygınlığı bakımında bölgemiz Ortadoğu, bilhassa da komşumuz Suriye öne çıkmaktadır. Özellikle IŞİD gibi çağdışı silahlı örgütlerin Şengal, Ninova ve Rojava’ya yönelik saldırıları sonucu Ortadoğu’nun kadim halklarının maruz kaldıkları soykırım tehlikesi ile Ukrayna’da yaşanan iç savaş 2014 yılına damgasını vurmuştur.

Maalesef 2014, ülkemizde de ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı bir yıl olmuştur. İnsan hakları ihlallerinde görülen tüm çeşitliliğe ve yoğunluğa karşın başta maden ocaklarında olmak üzere yaşanan iş kazaları/cinayetleri, Suriye ve Ortadoğu’da sürmekte olan savaş nedeniyle yaşanan kitlesel göçler ve sığınmacı sorunları, Kobanê direnişi ve bu direnişi sahiplenmeye çalışan toplumsal kesimlere yönelik gösterilere müdahale sırasında yaşanan polis şiddeti bu yılın öne çıkan insan hakları sorunları olmuştur.

Son yıllarda kamu idaresinin daha da artan biçimde güvenlik politikalarına ve polis şiddetine dayandırılması Türkiye’nin süreklilik arz eden temel insan hakları sorunu haline gelmiştir. Hal böyle iken yeni güvenlik paketlerinin çıkarılması ya da TBMM ye sunulması demokrasinin geleceği açısından kaygı vericidir.

2014 yılında yaşanan ihlallere belli kategoriler altında bakarsak:

YAŞAM HAKKI

Yaşam Hakkı ihlali sadece devletin güvenlik güçleri tarafında gerçekleştirilenleri değil, üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen fakat devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmeyerek neden olduğu ihlalleri de kapsamaktadır. Gerek devletin önleme ve koruma yükümlülüğüne, ihlal yasağının mutlak niteliğine karşın 2014 yılında hayatın her alanında yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Bu ihlaller güvenlik güçlerinin şiddetinden iş kazaları/cinayetlerine, kadına yönelik şiddete kadar pek çok nedenle geçekleşmiştir.

İHD ve TİHV Dokümantasyon Merkezleri’nin verilerine göre 1 Ocak – 8 Aralık 2014 tarihleri arasında:

  • 2’si Türkiyeli, biri Afgan, biri Ukraynalı, biri de Rojavalı olmak üzere toplam 5 kişi gözaltında yaşamını yitirmiştir.
  • Kolluk güçlerinin yargısız infazı, dur ihtarına uyulmadığı gerekçesiyle veya rastgele ateş açması sonucu 39 kişi yaşamını yitirmiş, 61 kişi yaralanmıştır.
  • Kolluk kuvvetlerinin toplantı ve gösterilere müdahalesi sonucu 21 kişi yaşamını yitirmiştir.
  • Köy korucuları tarafından 5 kişi yaşamını yitirmiş, 29 kişi de yaralanmıştır.
  • Faili meçhul cinayet sonucu 50 kişi yaşamını yitirmiştir.
  • Cezaevlerinde çeşitli nedenlerle yaşamını yitiren kişi sayısı en az 40’dır.
  • Zorunlu askerlik hizmetini yaparken 35 kişi şüpheli biçimde yaşamını yitirmiştir.
  • Erkek şiddeti sonucu 294 kadın yaşamını yitirmiş, şiddet sonucu 458 kadın yaralı olarak kurtulmuş, 142 kadın taciz ve tecavüze maruz kalmıştır.
  • Nefret cinayetleri, ırkçı saldırılar ve linçler sonucu 11 kişi yaşamını yitirmiştir.
  • İş kazaları/cinayetleri sonucu 1723 işçi yaşamını yitirmiştir.

SINIR BÖLGELERİNDE

Ayrıca Suriye’de sürmekte olan iç savaş ve IŞİD Örgütü’nün Rojava’ya yönelik saldırılarının Türkiye’ye yansımaları sonucunda da yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Bu çerçevede patlayan bomba, çatışmalardan seken kurşun, sınırı geçenlere açılan ateş vb nedenlerle 4’ü çocuk 27 kişi yaşamını yitirmiş, 8’i çocuk 85 kişi yaralanmıştır.

İŞKENCE ve KÖTÜ MUAMELE

İşkence, hala ülkemizdeki insan hakları ihlalleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Güvenlik güçlerinin gözetim ve denetimi altındaki yerlerde, gözaltı merkezlerinde, cezaevlerinde, askeri kışlalarda işkence halen devam etmektedir. Ayrıca, en uç örneğini 6-7 Ekim Kobanê Protestoları sırasında gördüğümüz toplantı ve gösterilere yönelik kolluk güçlerinin aşırı/ölçüsüz/orantısız müdahalesiyle işkence ve diğer kötü muamele fiilleri sokakta,  açık alanda da yapılır hale gelmiştir.

  • Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na (TİHV) 2014 yılının ilk 11 ayında işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı iddiasıyla toplam 726 kişi başvurmuştur. Başvuranların 257’si aynı yıl içinde işkence ve kötü muamele gördüklerini belirtmişlerdir.
  • İnsan Hakları Derneği’ne (İHD) ise 2014 yılının ilk 11 ayında (güvenlik güçleri ve köy korucusu) işkence gördüğünü belirten 64’ü çocuk olmak üzere 1018 kişi başvurmuştur/tespit edilmiştir.
  • Askeri ceza ve disiplin evleri de yoğun işkence ve kötü muamele iddialarına karşın hala her türlü denetimden uzak kapalı bir kutu durumundadır. Cezaevlerinin izlenmesi ve denetimi için 4681 sayılı kanunla kurulmuş olan ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurulları genel olarak etkin izleme işlevini yerine getirmemekle birlikte, yasal kısıtlılık nedeniyle askeri ceza ve tutukevlerinde izleme ve denetim de yapamamaktadırlar. Buralarda yaşanan işkence ve kötü muamele olayları hakkında ancak bir ölüm gerçekleştiğinde kamuoyunun bilgisi olabiliyor.
  • Cezasızlık hala işkence ile mücadelede en önemli engeldir. Faillere hiç soruşturma açılmaması, açılan soruşturmaların kovuşturmaya dönüşmemesi, dava açılan vakalarda işkence yerine daha az cezayı gerektiren suçlardan iddianame düzenlenmesi, sanıklara hiç ceza verilmemesi ya da işkence dışında cezalar verilmesi ve cezaların ertelenmesi gibi nedenlerle cezasızlık olgusu işkence yapılmasını mümkün kılan en temel unsurlardan birisi olarak hala karşımızda durmaktadır. Nitekim, Gezi Parkı Protestoları sürecinde kolluk güçleri tarafından öldürülen Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş ve Ali İsmail Korkmaz davalarındaki göstermelik yargılamalar, bu davaların nakil yoluyla mağdur yakınlarının takip edemeyecekleri yerlere nakledilmeleri ve mahkemelerde sanıkların açıkça kollanması cezasızlığa karşı yargının olumsuz tutumunu bir kez daha göstermiştir.
  • Cezasızlık başta hükümet ve devlet yetkililerinin söylemleriyle güçlendirilmekte, tüm AİHM içtihatlarına rağmen yargı görevlilerinin kararlarıyla da sürdürülmektedir. 2010 referandumunun ardından mağdurları tarafından adil bir yargılama düşüncesiyle yapılan suç duyuruları üzerine işkence ve gözaltında ölüm gibi suçlardan açılan 12 Eylül davaları ya soruşturma aşamasında ya da yargılama aşamasında kapatılmış, dönemin failleri korunmuştur. İnsan hakları örgütlerinin tüm çabalarına ve uğraşlarına rağmen özellikle 1990’lı yılların ilk yarısında meydana gelen ağır yaşam hakkı ihlallerine yönelik soruşturmalar ise 2010 yılından itibaren zamanaşımı bahanesiyle kapatılmıştır. Faillerin önemli bir kısmı hala kamu görevi yürütmektedir. Yapılan yargılamalarda ise olayın tarafı mağdurlara, yakınlarına ve insan hakları savunucularına kolaylık gösterilmemiş ve “güvenlik” gerekçesi adı altında açılabilen davaların dosyaları da görülmesi gereken yerlerden kilometrelerce uzağa nakledilmiştir.
  • Cezasızlıkta yetkililerin geliştirdiği bir başka mekanizma daha vuku bulmuştur. Yakın zamanda buna Veli Saçılık ve 28 Mart 2006 Diyarbakır olaylarında yaşamını yitiren A.Y. hakkında verilen kararlarda şahit olduk. Buna göre yargı makamları Burdur Cezaevi’ne müdahale eden jandarmanın saldırısı sonucu kolunu kaybeden Veli Saçılık davasında da A.Y.’nin ailesinin tazminat talebinde de “olay yerinde meydana gelen kolluk kuvveti müdahalesinin kişiler tarafından öngörülebilir olması gerektiği, meydana gelen fiziksel zararın kişinin kusuru olduğu, müdahaleyi gerçekleştiren kolluğun suçsuz olduğunu” ifade eden kararlar alınmıştır. Yaşam hakkına müdahale eden veya işkence suçunu işleyen kolluğun bu kararlarla yeni bir koruma zırhına alınması gelecek açısından son derece vahimdir.
  • 6-7 Ekim Kobanê Protestoları sırasında başta kolluk güçlerinin sebep olduğu hak ihlalleri olmak üzere yaşanan tüm ihlallere yönelik henüz etkin bir soruşturmanın başlamamış olması da Türkiye’deki cezasızlık politikasını bir dışa vurumudur.

KÜRT SORUNU

2014 Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi genel sorununun en önemli halkası olan Kürt Sorunu’nun barışçı yollardan çözümüne yönelik çabaların durağanlaştığı, yerinde saydığı bir yıl olmuştur. Özellikle hükümet tarafının çabalarının beklentilerin altında kalması, hatta süreci tek taraflı olarak kontrol altında tutma isteği, süreci hukuksal bir zemine oturtacak bir yasal düzenleme yapılsa da içinin yeterince doldurulmaması süreçte ciddi bir tıkanmaya yol açmıştır. Hükümetin “kamu düzeni sağlanacak” söylemi otoriterliğin bahanesi yapılmak istenmekte, güvenlik eksenli bakış açışı sürecin ilerlemesinin en büyük engeli olarak ortaya çıkmaktadır. Barış ve çözüm sürecinin toplumsal barışı sağlayabilmesi ve adaletli bir barış inşa edebilmesi için mutlaka “Hakikat ve Adalet Komisyonu” kurulması gerektiğini bir kez daha belirtmek isteriz.

  • İHD ve TİHV Dokümantasyon Merkezleri’nin verilerine göre;
  • 2014 yılında bir barış ve çözüm sürecinin varlığına rağmen yaşanan çatışmalar nedeniyle 16 kişi yaşamını yitirmiş, 19 kişi de yaralanmıştır.
  • Kara mayınlarının patlaması sonucu 3 kişi yaşamını yitirirken 11 kişi de yaralanmıştır.
  • Son birkaç aydır KCK adıyla anılan soruşturmalar kapsamında yeniden tutuklamalara başvurulması kaygı vericidir.
  • Anadil hakkının kullanımını, Kürt dilinin kullanımını yasal güvenceye alan yaşamsal değişiklikler yapılmamıştır, konu hala siyasetin malzemesi olarak kullanılmaktadır.
  • Kürt sorununun farklı boyutlarını siyasetin ve kamuoyunun gündemine taşıyanlar üzerinde bir baskı aracı niteliğindeki KCK yargılamalarından hala cezaevinde olan kişiler bulunmaktadır. Uzun tutukluluk süreleri adeta bir cezalandırmaya dönüşmüştür.
  • Olağanüstü hal kaldırılmış olmasına rağmen koruculuk sisteminin fiilen sürmektedir. Bu durum çatışmalı dönemde topraklarını terk etmek zorunda kalanların, köylerine geri dönüşleri, çalışma ve barınmaları için uygun koşullar hala yaratılamamıştır.
  • Yaklaşık 2 yıldır çatışmasızlık sürmesine rağmen çok sayıda karakol ve kalekol yapımının sürmesi Türkiye Kürdistanında güvenlik politikalarının öncelikli olarak sürdürüldüğünü göstermektedir.
  • 2014 yılının ilk 11 ayında önceki yıllardan devam eden KCK davalarından 643 kişi tahliye edilirken, aynı dönemde toplam 2380 kişi gözaltına alınmış, 377 kişi ise tutuklanmıştır. Gözaltına alınmaların 1887’si, tutuklamaların 286’sı Eylül, Ekim ve Kasım aylarında yaşanmıştır.

DÜŞÜNCE , İFADE ve İNANÇ  ÖZGÜRLÜGÜ

2014 yılında düşünce ve ifade özgürlüğü alanında ciddi ihlaller olmuş, özellikle siyasal iktidarın basın üzerindeki baskı ve kontrolü kaygı verici boyuta ulaşmıştır. Bu yıl içinde de gazeteci, yazar, insan hakları savunucusu vb. çok sayıda kişiye davalar açılmış, dergi ve kitaplar toplatılmış, gazeteler kapatılmıştır.

Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı talepleri 2014 yılında da karşılığını bulamamıştır. AİHM’in zorunlu din derslerinin kaldırılması ve Cem Evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ile ilgili kararlarının gereği yerine getirilmemiştir.

AİHM Büyük Dairesi’nin vicdani ret hakkının tanınması ile ilgili kararının gereği yerine getirilmemiş, bunun yerine bedelli askerlik çıkarılarak vicdani ret hakkı adeta satılmaya çalışılmış, askerlik kanunda değişiklikler yapılarak Avrupa Konseyi’nden ek süre talep edilip, hakkın gereği yerine getirilmemiştir.

TCK 301. Madde her ne kadar 2008 yılında değiştirilmiş olsa da mevcut hukuk mevzuatında özgürlükler önünde tehdit yaratan ve birbiri yerine kullanılabilecek en az 13 madde daha (TCK 84, 125, 132, 134, 215, 216, 218, 285, 286, 288, 299, 305, 318. maddeler) bulunmaktadır. Bunlar dışında birçok yasada da ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte hükümler vardır. Ancak, Terörle Mücadele Yasası üzerinde ayrıca durmak gerekir. Bu yasa sadece düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü açısından değil, aynı zamanda çocuk hakları, sanık hakları vb. birçok yönden de ciddi ihlallere kaynaklık etmektedir.

  • TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 2014 yılında ilk 11 ayında yukarıda belirtilen yasa maddelerine dayanılarak açılan davalar soncunda 181 kişiye toplam 239 yıl 4 ay 29 gün hapis cezası verildi. 54 kişi de beraat etti.
  • Aynı dönem içerisinde 8 yayın toplatılmıştır.

1 Ocak – 30 Kasım 2014 tarihleri arasında erişime engellenen internet sitesi sayısı 61.780 dür. Bu sayı 2013 yılında 35.001, 2012 yılında ise 22.536 idi. Artış kaygı vericidir.

ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ

  • 2014 yılında yapılan yerel seçimlerde seçim öncesi HDP ve BDP’ye yönelik linç teşebbüsleri sonucu çok sayıda hak ihlali yaşanmış, bunun yanı sıra partilerin asgari düzeyde seçim propagandası yapmaları engellenmeye çalışılmıştır. Türkiye seçme ve seçilme hakkı önündeki engelleri kaldırmadığı gibi %10 gibi dünyanın en büyük seçim barajını muhafaza etmeye devam etmiştir. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu ile yapılan müracaatta %10’luk seçim barajı tartışmaya açılmıştır. İnsan hakları örgütleri olarak %10’luk seçim barajının AYM tarafından mutlaka iptal edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
  • Başta KESK olmak üzere DİSK ve bağlı sendikaların yönetici ve üyelerine yönelik daha önceki yıllardan açılmış davalar devam etmektedir.
  • Halen 10 sendikacı tutuklu bulunmaktadır.

TOPLANTI ve GÖSTERİ ÖZGÜRLÜĞÜ

2014 de bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri özgürlüğü açısından da ihlallerin ve kısıtlamaların olağan üstü bir şekilde yaşandığı bir yıl olmuştur. Kolluk güçlerinin bu yıl içinde de barışçıl gösterilerde basınçlı su plastik mermi, kimyasal silah/gösteri kontrol ajanları ve hatta ateşli silahlar kullanarak aşırı/ölçüsüz/orantısız güç ve şiddete başvurmuştur.

TİHV Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre2014 yılının ilk 11 ayında;

  • Kolluk güçlerinin toplantı ve gösterilere yönelik müdahaleler sonucu doğrudan veya dolaylı olarak toplam 21 kişi yaşamını yitirmiştir, 502 kişi ise yaralanmıştır.
  • 2014 itibariyle kolluk güçlerinin toplantı ve gösterilere yönelik müdahalesi sonucu 4201 kişi gözaltına alınmış, 881kişi ise tutuklanmıştır.
  • İHD verilerine göre: 410’u çocuk, 8405 kişi gözaltına alınmış, 68’si çocuk olmak üzere 803 kişi tutuklanmıştır.

  • Toplam 82 etkinlik ise yasaklanmıştır. OHAL’in kaldırılmasından sonra ilk kez sokağa çıkma yasağı Kobanê eylemleri nedeniyle uygulanmıştır.

  • Gezi Parkı Eylemlerine katıldığı gerekçesiyle hakkında dava açılan 6146 kişiden 840’ı beraat ederken 16 kişi ise ceza almıştır. Ceza alanlardan 8’ine toplam 6 yıl 1 ay hapis cezası, 8’sine ise 57.660 TL para cezası verilmiştir. 5290 kişinin yargılanması ise halen devam etmektedir.

CEZAEVLERİ

2014 yılında da cezaevleri, insan hakları ihlallerinin yoğun yaşandığı yerler olma özelliğini sürdürmüştür.

  • Kasım 2014 itibariyle cezaevlerinde toplam 154.197 tutuklu/hükümlü/hükümözlü kişi bulunmaktadır. Bu sayı 2013 yılında 140 bin 716 idi. AKP iktidara geldiğinde ise 59 bin 429 idi.
  • Cezaevlerindeki çocuk tutuklu/hükümlü/hükümözlü kişi sayısı 1984’tür. Bu sayı 2013 yılında 1878 kişi idi.
  • 2014 yılının ilk 11 ayında cezaevlerinde intihar, işkence ve kötü muamele, kaza, ihmal, hastalık, mahkûmlar arası kavga vb nedenlerle en az 38 kişi yaşamını yitirmiştir.
  • Cezaevlerinde sağlık hakkı alanında ciddi sorunlar bulunmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin tıbbî yardıma ulaşma konusunda önemli engellerle karşılaştığı ve gerekli tıbbî personelle, araç-gerecin cezaevlerinde bulunmadığı gözlemlenmektedir. 2014 yılına girerken Cezaevlerinde 657 hasta mahpustan 243’ü ağır durumda idi. İnsan hakları savunucularının inatçı çabaları devam etmekle beraber 73 tahliye ve 3 kişinin ölümünden sonra halen cezaevlerinde581 hasta mahpus olup bunlardan 230’u ağır durumda tedavi ve tahliye edilmeyi beklemektedir. 05 Mart 2013 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Gülay Çetin/ Türkiye kararı ile ağır hastalığı olan tutukluların korunmasına yönelik mevcut düzenlemeleri yeterli bulmayarak Türkiye’yi işkence yasağını ihlal ettiği için mahkum etmesine karşın cezaevlerindeki ağır hastaların infazlarının ertelenmemesini anlamak mümkün değildi Dahası, 24 Ocak 2013 tarihinde kabul edilen 6411 Sayılı Kanun ile hasta hükümlülerin infazının geri bırakılma koşullarının “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağının değerlendirilmesi” koşuluna bağlanması ve bunun sonucu maruz kaldığı ağır hastalık veya sakatlık nedeniyle hayatını yalnız idame ettiremeyeceği Adli Tıp Kurumu raporlarıyla dahi tespit edilen pek çok hasta tutuklu ve hükümlü dosyalarının Savcılıklar önünde bekletilmesi ve dahası reddedilmesi vicdanen de hukuken de kabul edilebilir değildir.
  • 2000 yılından bu yana uygulanmakta olan tecrit ve tretmana dayalı ceza infaz sistemi, tutuklu ve hükümlülerin fiziksel-sosyal-ruhsal bütünlüğünü tehdit etmeye devam etmektedir. Bir ve üç kişilik oda sisteminde tutukluların ve hükümlülerin birbirleriyle sosyal ilişki kurması engellenmektedir. Bu durum onların ruh sağlığı üzerinde ağır hasarlara yol açmaktadır. Bu ağır izolasyon koşullarını yumuşatmak için Adalet Bakanlığı‘nın 10 tutuklu ve hükümlünün haftada 10 saat bir araya gelerek sosyalleşmesini öngören 22 Ocak 2007 tarihli genelgesi (45/1) yürürlükte olmakla birlikte halen etkin ve sorunsuz biçimde uygulanmamaktadır.
  • Yine 2000 yılında Adalet Bakanlığı tarafından vaat edilen, cezaevlerinin şeffaflaşmasını sağlayacak olan cezaevlerinin bağımsız, demokratik ve mesleki kurum temsilcilerinden oluşan kurullarca sivil denetime açılması yönünde bir gelişme de yoktur.
  • Cezaevlerinde bulunan çocukların, cezaevi psikolojisini kaldıramadıkları, ciddi tıkanmalar yaşadıkları için kendilerine zarar vermek suretiyle, intihar girişiminde bulundukları, İHD şubelerine kendilerinin, ailelerinin ve diğer mahpusların yaptıkları başvurulardan anlaşılmaktadır. Çeşitli disiplinlerden bilimsel araştırmalar genelde cezalandırmanın özelde ise kapatmanın suçu önleyici ya da eğitici hiçbir etkisinin olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle insanlık dışı bir uygulama olan çocuk cezaevleri kapatılmalıdır.
  • LGBTİ bireyi  mahpuslar cezaevine girişte LGBTİ olduklarını ifade edip (eğer varsa) LGBTİ bireylerin bulunduğu koğuşa gitmek isterlerse kendilerinde LGBTİ olduklarını gösteren, ispatlayan sağlık kurulu raporu isteniyor. LGBTİ mahpuslar bu sağlık kurulu raporunu almaları için kendilerine heyet raporu verebilecek devlet hastanelerine gönderiyorlar ve muayeneden geçmek zorunda bırakılıyorlar. Bir insanın kendi kimliğini doktor raporuyla ispatlamak zorunda bırakılması onurunu rencide edici bir uygulamadır. Bu uygulamadan vazgeçilmelidir.

ÇALIŞMA YAŞAMI

2014 yılında da esnek üretim, güvencesiz çalışma, taşeronlaştırma ve performans gibi uygulamalar yoluyla emekçilerin ağır ve acımasız çalışma koşulları devam etmiştir. Özellikle esnek çalışma modeli ile birlikte getirilen “bireysel sözleşme” modeli de modern köleliğin aldığı son biçimdir. Ancak 2014 yılı özellikle madenlerde yaşanan toplu iş cinayetleriyle tarihe geçecek kara bir yıl olmuştur.

  • İşyerlerinde sağlık ve iş güvenliği açısından etkin denetim mekanizmalarının işletilememesi nedeniyle her geçen gün artan iş kazaları ve meslek hastalıkları sonucunda işçilerin sağlıklı yaşam hakları ellerinden alınmaktadır. Türkiye ölümlü iş kazalarında dünya sıralamalarında ön sıralarda yer almaktadır. 2014 yılının ilk 11 ayında tüm iş alanlarında iş kazaları/cinayetleri sonucu en az 1723 işçi yaşamını yitirmiştir.
  • Türkiye’de çalışma yaşamında yaşanan en önemli sorunlardan birisi de taşeron işçiliğidir. Haklarını aradıkları ve sendikalaştıkları gerekçesiyle taşeron işçiler sık sık işten atılmaktadırlar.

  

ÇEVRE HAKKI

  • Pek çok uluslararası sözleşme ve ulusal hukuk metinlerinde ve Anayasamızda sağlıklı çevrede yaşama hakkı kabul edilmiş olmasına karşın maalesef ülkemizde insanlar; özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşullarını sağlayan onurlu ve refah içinde bir çevrede yaşayamıyor. Türkiye, küresel iklim değişikliğinin artmasına yol açan karbon gazı salınımında dünya ülkeleri arasında 23. sırada yer almaktadır.
  • Ekonomik büyüme, kâr ve rant hırsıyla siyanür liçi ile altın arama, doğanın kılcal damarları işlevi gören derelere HES’lerin yapımı, kültürel, tarihsel ve doğal mirası yok eden büyük baraj inşaatları, uluslar arası tekellere parsellenen su kaynakları, şehrimizi de tehdit eden termik santraller ve nükleer santral sevdası ile yaşam alanlarımıza saldırılmakta ve yaşam hakkımız ihlal edilmektedir.

 

CİNSİYET VE CİNSEL YÖNELİM AYRIMCILIĞI

  • Türkiye kadına yönelik ayrımcılık ve şiddetin çok yoğun olduğu bir ülkedir. Hukuk sisteminin halen cinsiyetçi öğelerden arındırılamamış olması, yargı ve kolluk güçlerinin uygulamalarında kadına, erkek egemen kimliğin ötekileştirici bakışı ülkemizi kadınlar için yaşanması zor bir ülke haline getirmektedir. Bir yandan kadınların toplumsal ve aile içindeki konumunda hızlı bir dönüşüm yaşanırken diğer yandan kadınların daha etkin, daha özgür bir kimlik edinme yönündeki çabaları şiddetle, ölümle bastırılmaktadır. 2014’ün ilk 10 ayında 294 kadın erkek şiddeti sonucu yaşamını yitirmiştir.
  • Ayrıca ülkede cinsel kimlikleri, kadın ve erkek olarak mutlaklaştıran erkek egemen zihniyet karşısında LGBTİ bireyler, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimleri nedeniyle toplumsal boyutta olduğu kadar herhangi bir sorun nedeniyle kamu otoriteleri ile karşı karşıya kaldıklarında da ayrımcılığa uğramaktadır. Uygulanan şiddet, aşağılama ve dışlamanın yanı sıra kişilerin bedensel bütünlüklerine yönelik olmakta ve pek çok kez yaşam hakkı ihlalleriyle de sonuçlanmaktır. Nefret söylemlerinin hedefi olmaktan kurtulamayan LGBTİ bireylere karşı sergilenen şiddet içinde güvenlik görevlileri tarafından uygulanan işkence, kötü ve küçük düşürücü muameleler ciddi bir yer tutmaktadır. 2014 yılın ilk 11 ayında nefret saldırıları sonucu en az 3 trans birey yaşamını yitirmiş, 5 trans birey de yaralanmıştır.

MÜLTECİ VE SIĞINMACILAR

  • Devletler sadece kendi ülkesinin vatandaşlarının yaşam haklarını korumakla yükümlü değillerdir. Ülkemiz, önemli bir mülteci ve sığınmacı nüfus hareketi için “geçiş ülkesi” durumundadır. Ağır hak ihlallerine uğradıkları için ülkelerini terk eden bu insanlar, yolculukları sırasında insan kaçakçılarının aldatma ve istismarına maruz kalmakta, hatta yaşamlarından olabilmektedirler. Ülkelerine geri gönderilmek üzere özgürlüklerinden mahrum bırakılan göçmenlerin tutulduğu alıkonma merkezlerinde de ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Kötü fiziki koşullara sahip bu merkezlerde sığınmacıların zorunlu ve insani ihtiyaçları yeterince karşılanamamaktadır. Geri gönderme merkezlerinin hukuki statüsünü düzenleyen bir yasa henüz çıkarılmamıştır.
  • Türkiye mülteci ve göçmenler için gerekli yasal düzenlemeleri yapmaktan, temel ve insanî ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayacak koşulları iyileştirmekten uzak tutumunu 2014 yılında da devam ettirmiştir.
  • Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınanların sayısı resmi değerlendirmelere göre 1,6 milyonu, resmi olmayan değerlendirmeler göre ise 2 milyonu aşmış durumdadır. Suriye’den gelen mülteci/sığınmacının sadece 220 bini göreli iyi olanaklara sahip 22 kampta yaşama imkânı bulabilmektedir. Geri kalan mülteciler/sığınmacılar ise kendilerini korumak ve yaşamlarını idame ettirebilmek için kaderleri ile başa baş bırakılmış durumdadırlar. Bu kişilerin sadece yüzde 15’i insani yardım kuruluşlarından ya da ajanslarından yardım alabiliyorlar. Başta yiyecek ve barınma olmak üzere temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için asgari ücretin de altında kölelik koşulları alında çalışmak, çocuklarını çalıştırmak ve hatta dilenmek gibi gayri insani yollara başvuruyorlar.
  • Şengal, Ninova ve Kobane’ye yönelik IŞİD saldırıları nedeniyle halkların ağır bir soykırım tehdidi altında kalması büyük bir insani trajediye yol açmıştır. Çadır kentlerde toplanan yüzbinlerce sivil, yaşlı, kadın ve çocuk ağır kış koşullarında büyük bir yaşam kavgası vermektedir.Suriyeli sığınmacılara tanınan geçici koruma statüsünün Irak’lı sığınmacılara tanınmaması başta sağlık olmak üzere önemli insan hakları ihlallerine sebep olmaktadır.

ASGARİ TALEPLER

Sergilemeye çalıştığımız bu tablonun kader olmaktan çıkması ve değişmesi için yıllardır dile getirdiğimiz asgari talepleri bir kez daha yinelemek istiyoruz:

  • Temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi yönündeki çalışmalar, uyum süreçlerinin gereği sonucu ve bir “ev ödevi”nin yerine getirilmesi anlayışı ile değil, aksine hak ve özgürlüklerin bu ülke insanının istemi, ihtiyacı ve demokrasinin içselleştirilmesinin gereği olduğu için yapılmalıdır.
  • Bu bakımdan temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi esas olmalı; özgürlük-güvenlik ikilemi yaratılarak bu gelişim engellenmemeli; var olan hak ve özgürlüklerden geri adım atılmamalıdır.
  • TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonunun siyasal iktidardan kaynaklı olarak dağılması vahim bir gelişmedir. Türkiye yeni ve demokratik bir anayasa yapamadığı sürece Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları sorunlarını çözemez. Bunun için yeni anayasa yapılıncaya kadar tüm süreçler zorlanmalıdır.
  • Kürt sorununun çözümü için Abdullah Öcalan tarafından hazırlanan müzakere çözüm taslağı bir an önce görüşülerek kesinleştirilmeli ve İzleme Kurulu oluşturularak müzakerelere geçilmeli, beklentileri karşılayacak gerçek bir yol temizliği yapacak demokratikleşme süreci yaşanmalıdır.
  • Adil yargılanma hakkı ve savunma hakkı önündeki engeller kaldırılmalı, savunma dokunulmazlığı etkin olarak uygulanmalı, avukat müvekkil arasındaki meslek sırrı ilişkisine saygı gösterilmeli, uzun tutukluluk süreleri düşürülerek, hızlı ve adil bir yargılamanın koşulları oluşturulmalıdır. Adil yargılanma, masumiyet ve lekelenmeme hakkını ortadan kaldıran her türlü uygulama, birey ve dava gözetmeksizin terk edilmelidir. Bu çerçevede, öncelikle Terörle Mücadele Yasası yürürlükten kaldırılmalıdır.
  • İşkence iddiaları hakkında derhal ve koşulsuz olarak soruşturma açılmalı; işkence gördüğünü belirten kişinin tetkik ve incelemeleri İstanbul Protokolü çerçevesinde gerçekleşmelidir. Soruşturmalar bizzat Cumhuriyet Savcıları tarafından yürütülmelidir.
  • İşkence suçunda olduğu gibi diğer ağır insan hakkı ihlallerinde (kamu görevlilerinin yer aldığı gözaltında kaybetme, yargısız infaz, politik faili meçhul cinayetler) adaletin tesis edilmesinin önünde en büyük engellerden olan zamanaşımı kaldırılmalıdır.
  • İşkence ve kötü muamele suçu işleyenlerin cezasız kalmasına neden olan yönetsel, yasal, yargısal ya da öteki tüm engeller kaldırılmalı, suçluların derhal ve adil biçimde yargılanması ve cezalandırılmasının mekanizmaları etkinleştirilmelidir.
  • Gezi Parkı Olayları sırasında kolluk güçlerinin gerçekleştirdiği işkence ve kötü muamelenin her düzeyden sorumluları hakkında soruşturmalar daha etkin biçimde yürütülmeli ve bu kişiler ivedilikle yargı önüne çıkarılıp cezalandırılmalıdır.
  • Haklarında işkence ve kötü muamele yapmak nedeniyle soruşturma açılan kamu görevlilerine, soruşturma sonuçlanıncaya dek hemen görevden el çektirilmelidir.
  • Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu değiştirilmeli, kolluğun üst arama, kimlik sorma, silah ve zor kullanma yetkileri daraltılarak yasa, bir bütün olarak kişi özgürlüğünü esas alan bir niteliğe büründürülmelidir.
  • Gözaltı birimleri ve cezaevleri “Bağımsız İzleme Kurulları”nın denetimine açılmalıdır.
  • Yeni kurulan Türkiye İnsan Hakları Kurumu etkin bir şekilde işletilmeli, ayrıca işkencenin önlenmesine odaklanmış Birleşmiş Milletler İşkenceyle Mücadele Seçmeli Protokolü’ne (OPCAT) ve Paris İlkeleri’ne uygun bir ulusal mekanizma derhal oluşturulmalıdır.
  • Irkçı, ayrımcı ve cinsiyetçi beyanların ve nefret söyleminin yanı sıra kişi ya da grupların taşıdıkları kimlik, değer, politik görüş, cinsiyetleri ya da cinsel yönelimleri nedeniyle maruz kaldıkları saldırı ve şiddet, insanlık onuruna yönelik suç fiilleri kapsamına alınmalı, ayrımcılık hukukunun uluslararası standartlarını esas alan yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Türkiye, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini tanımalı, bu amaçla Roma Sözleşmesi’ni imzalamalıdır.
  • Türkiye, BM Kayıplar Sözleşmesi’ne hiçbir çekince koymadan taraf olmalıdır. İHD verilerine göre tespit edilen 250 toplu mezar ve tespit edilmeyi bekleyen toplu mezarlar Minnesota Otopsi Protokolüne ve Kızılhaç’ın bu hususla ilgili rehber ilkelerine göre açılmalıdır.
  • Örgütlenme ve düşünceyi açıklama özgürlüğünü engelleyen uygulamalara son verilmeli, buna yol açan tüm yasalar sonuçlarıyla birlikte yürürlükten kaldırılmalıdır.
  • İnsan hakları ile ilgili çalışma yapan kişi ve kurumların karşılaştıkları yasal ve idari engeller, kısıtlamalar kaldırılmalıdır.
  • Olağanüstü hal uygulamasının fiilen devam eden sonuçları ve kurumları tamamen ortadan kaldırılmalıdır. Kürt sorununun şiddetsiz ve demokratik yollardan çözümü ve ülkede kalıcı bir barış ikliminin tesisi için herkes sorumluluklarını yerine getirmeli, ekonomik, sosyal, politik her türlü önlem bir an önce alınmalıdır.
  • Roboski’de 19’u çocuk yaşta olan 34 yurttaşımızın savaş uçaklarından atılan bombalar ile katledilmesi olayı üzerinden iki yıl geçmesine karşın hala sorumluları ortaya çıkarılamadığı ve adalet tesis edilemediği gözönüne alındığında bu konuda etkin, bağımsız bir soruşturmanın derhal başlatılıp, süratle sonlandırılmalıdır.
  • F Tipi Cezaevi ile genelde tecrit uygulamasından vazgeçilmelidir. Hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalı ya da cezalarının infazları yeniden sağlıklarına kavuşasıya kadar ertelenmelidir.
  • Çocuk ve engellilerin haklarının korunmasına, onların daha güvenli, sağlıklı ve onurlu bir sosyal ortamda gelişmelerine ve yaşam sürdürebilmelerine yönelik idari ve pratik önlemler alınmalı gerekli yasal değişiklikler gerçekleştirilmelidir.
  • Çevre ve doğaya zarar verme riski olan yatırımlar için, yöre insanının onayı alınmalı; çevre ve doğa koruma ile ilgili idare mahkemesi kararları uygulanmalı; hiçbir çevresel kaygı taşımayan, yaşam alanlarının kirlenmesine ve yok olmasına yol açan 5177 Sayılı yasa ile değişik Maden Yasası değiştirilmelidir.
  • Türkiye, Kyoto Sözleşmesi gereği küresel ısınmaya karşı üzerine düşenleri yapmalıdır.
  • Çevre kirlenmesine yol açmayacak, ekolojik dengeyi bozmayacak yeni bir yöntem geliştirilip uygulanıncaya kadar siyanür liçi yöntemiyle yapılan altın madenciliğinden vazgeçilmeli, Bergama-Ovacık, Uşak-Eşme Kışladağ altın madeni işletmeleri kapatılmalıdır. Efemçukuru ve Kaz Dağları’ndaki diğer projeler ise iptal edilmelidir. Aliağa Termik Santrali projesi iptal edilmelidir. Bu faaliyetler nedeniyle şu ana kadar çevrede oluşan kirlenmenin temizlenmesi ve bozulan doğanın düzeltilmesi işi, madenci şirketlere yaptırılmalıdır.
  • HES’lerin yapımları durdurulmalı, nükleer santral projelerinden vazgeçilmelidir.
  • İşçilerin ve diğer çalışanların grevli-toplu sözleşmeli sendikal haklarının önündeki engeller ortadan kaldırılmalı, tüm çalışanlar için iş güvencesi, istihdam olanakları, sosyal güvenlik hakkı ve örgütlenme haklarıyla güvence altına alınmalıdır. Kamu Personel Rejimi kaldırılmalıdır.

Dünyanın en çağdaş insan hakları belgesi 67. yılına girerken, ne Dünyada ne de Türkiye’de evrensel insan hakları değerlerini tümüyle yerleştirebilmek olanaklı değilmiş gibi görünse de, hakları için mücadele eden halkların, işçi ve emekçi sınıfının, ezilen, sömürülen ve ötekileştirilen kesimlerin ve bireylerin mücadelesi sürdükçe umutlarımız da sürecektir.

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ                                     

TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI