5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü bir kutlama günü olmaktan çok, gezegenimizin ve yaşam alanlarımızın karşı karşıya bulunduğu derin ekolojik yıkımı, iklim krizini ve çevre hakkı ihlallerini görünür kılma günü olarak karşılıyoruz.
Çevre hakkı; temiz hava soluma, temiz suya erişme, sağlıklı gıdaya ulaşma ve güvenli bir çevrede yaşama hakkını içeren temel bir insan hakkıdır. Yaşam hakkı, sağlık hakkı, barınma hakkı ve gelecek kuşakların hakları ile doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle doğanın korunması yalnızca çevresel bir mesele değil; aynı zamanda demokrasi, adalet ve insan hakları meselesidir.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında ormanlar, tarım alanları, zeytinlikler, meralar, kıyılar, nehirler ve su havzaları; madencilik projeleri, enerji yatırımları, rant odaklı yapılaşma politikaları ve plansız kalkınma anlayışı nedeniyle ciddi tehdit altındadır. Ekolojik varlıklar, toplumun ortak yaşam alanları olmaktan çıkarılarak ekonomik çıkarların konusu haline getirilmektedir.
Özellikle son yıllarda yaygınlaşan “acele kamulaştırma” uygulamaları, çevre hakkı ve mülkiyet hakkı açısından kaygı verici sonuçlar doğurmaktadır. Olağanüstü durumlar için öngörülen bu uygulama, birçok bölgede enerji, maden ve altyapı projelerinin önünü açmak amacıyla kullanılmaktadır. Yerel halkın görüşleri dikkate alınmadan alınan kararlar, demokratik katılım hakkını ortadan kaldırmakta; insanların yaşam alanları üzerinde söz söyleme hakkını fiilen etkisiz hale getirmektedir. Kamusal yarar kavramı, şirketlerin ekonomik çıkarları lehine yeniden tanımlanamaz.
Bir diğer önemli sorun ise Jeotermal Enerji Santralleri (JES) başta olmak üzere enerji projelerinin yarattığı çevresel ve toplumsal etkilerdir. Yenilenebilir enerji kavramı, doğaya ve insan sağlığına verilen zararları görünmez kılacak bir kalkan olarak kullanılamaz. Özellikle Ege Bölgesi’nde yıllardır dile getirilen sorunlar göstermektedir ki; denetimsiz ve plansız JES uygulamaları yeraltı sularını kirletebilmekte, tarımsal üretimi olumsuz etkileyebilmekte, hava kalitesini bozabilmekte ve bölge halkının sağlığını tehdit edebilmektedir. Enerji politikalarının merkezine yalnızca üretimi değil, insan haklarını ve ekolojik dengeyi koyan bir anlayış yerleştirilmelidir.
Türkiye aynı zamanda giderek ağırlaşan iklim krizinin sonuçlarını yaşamaktadır. Kuraklık, aşırı sıcaklıklar, orman yangınları, seller ve aşırı hava olayları artık istisnai olaylar değil, gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Ülkenin birçok yerinde yaşanan afetler, iklim krizinin etkilerini daha görünür hale getirmektedir. Ancak bu afetler yalnızca doğa olaylarının sonucu değildir. Bilimsel planlamanın yetersizliği, ekolojik dengeleri gözetmeyen politikalar ve doğal alanların tahrip edilmesi afetlerin yıkıcı sonuçlarını artırmaktadır.
İklim krizi karşısında alınması gereken önlemler ertelenirken, çevreyi ve yaşam alanlarını savunan yurttaşlar, köylüler, bilim insanları, gazeteciler ve insan hakları savunucuları çeşitli baskılarla karşı karşıya kalmaktadır. Yaşam alanlarını korumak için yapılan barışçıl protestoların engellenmesi, çevre aktivistlerine yönelik soruşturmalar ve hak savunucularının hedef gösterilmesi, demokratik toplum ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Çevreyi savunmak anayasal bir hak olduğu kadar toplumsal bir sorumluluktur. Hak savunucularına yönelik baskılar son bulmalı, çevresel karar alma süreçlerinde katılımcılık ve şeffaflık güvence altına alınmalıdır.
Bu bağlamda 6831 sayılı Orman Kanunu’nun Ek 16. maddesi kapsamında yürütülen uygulamalar da ciddi riskler taşımaktadır. Orman niteliğini kaybettiği ileri sürülen alanların farklı kullanımlara açılmasının önünü genişleten düzenlemeler, ormanların korunması yönündeki anayasal yükümlülüklerle çelişmektedir. İklim krizinin etkilerinin her geçen gün arttığı bir dönemde ormanlar yalnızca ekonomik kaynak olarak değil; karbon yutak alanları, yaşam alanları ve ekolojik dengenin temel unsurları olarak değerlendirilmelidir. Ormanların parçalanması, biyolojik çeşitliliğin azalmasına, su döngüsünün bozulmasına ve iklim krizinin daha da derinleşmesine yol açacaktır.
Uluslararası alanda ise iklim değişikliğiyle mücadeleye ilişkin süreçler devam etmektedir. Antalya’da gerçekleştirilen ve gerçekleştirilecek uluslararası iklim toplantıları ile COP31 hazırlıkları, küresel ölçekte iklim politikalarının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Ancak konferans salonlarında verilen sözlerin anlamlı olabilmesi için bu taahhütlerin sahada somut uygulamalara dönüşmesi gerekmektedir. İklim adaleti, yalnızca sera gazı emisyonlarının azaltılmasını değil; çevresel yüklerin adil paylaşımını, kırılgan toplulukların korunmasını ve gelecek kuşakların haklarının güvence altına alınmasını da içermektedir.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkını evrensel bir insan hakkı olarak tanıması, devletlerin çevreyi koruma yükümlülüklerini daha da güçlendirmiştir. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve çevre koruma mekanizmaları da devlete bu konuda önemli sorumluluklar yüklemektedir. Buna rağmen çevresel etki değerlendirme süreçlerinin etkisizleştirilmesi, bilimsel raporların göz ardı edilmesi ve yerel halkın karar süreçlerinden dışlanması kabul edilemez uygulamalardır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; doğayı ekonomik büyümenin sınırsız bir kaynağı olarak gören anlayıştan vazgeçilmesi, ekolojik dengeyi esas alan, insan haklarına dayalı, katılımcı ve sürdürülebilir politikaların hayata geçirilmesidir. Su, toprak, hava, ormanlar ve tüm doğal varlıklar yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da ortak mirasıdır.
5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle bir kez daha ifade ediyoruz: Doğanın talanı yaşam hakkının ihlalidir. Ekolojik yıkımın derinleştiği, iklim krizinin etkilerinin ağırlaştığı ve çevre savunucularının baskı altında tutulduğu bir dönemde; yaşamı, doğayı ve insan haklarını birlikte savunmak zorundayız.
İnsan Hakları Derneği Ekoloji ve Yaşam Hakkı Komisyonu olarak; ekolojik yıkıma, doğanın metalaştırılmasına, yaşam alanlarının şirketlerin çıkarları uğruna feda edilmesine karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi; doğanın, insanın ve tüm canlıların haklarını savunmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
İnsan Hakları Derneği
Ekoloji ve Yaşam Hakkı Komisyonu



